1 Aralık 2013 Pazar

DOLDUR BE MEYHANECİ

   Gün geçmiyor ki biz zamanı boş geçirelim. Asla öyle kötü alışkanlıklarımız yoktur. Ağustos böceği misali. Tek fark bi' şeyler çalmıyoruz. Genelde içip tüketiyoruz.


   Çok nezih bir mekanın vazgeçilmez üyeleriyiz vesselam. Bu mekana başta ben olmak üzere neşe yığıyoruz. Artık sahibi olan Selami abi bir gün gelmesek yaşamımızdan şüphe eder oldu. Geçenlerde bi' yardıma gideyim de faydam dokunsun dedim, bulaşık falan bana göre değil. Tek avantajı panpamın inanılmaz lezzetteki tostunu yemem oldu. Evet, panpam diyorum çünkü bu nerden çıktıysa ilk samimiyetimizden itibaren birbirimize böyle seslenir olduk. Eşi Zübeyde ablaya da aynı şekilde panpam 2 diye sesleniyorum. Hem çok samimi bi' ortam hem de tostu güzel :))))
   
   İşte yine vakti boş geçirmediğimiz bir günde okula gitmemek gibi kutsal bir görevi gerçekleştirdik. Dedik "Yahu biz neden midemizi şenlendirmiyoruz?" Hemen gerekli önlemleri aldık ve bu şenliğe uygun ortamı sağladık. İçtik güzelleştik. Fakat ufak bir ayrıntıyı es geçmişiz. Dershane bu şenlikten yaklaşık 4 saat sonraydı. İşte hazin son. Size kim dedi dershaneden önce şey edin diye. Deli mi ş'aaptı bizi anlamadım ki. 
  

  Yine farklı bir günde farklı bir şenlik düzenledik ki tadına doyulmaz. Böyle geçip gidiyor günlerimiz. Yalnız havanın soğumasıyla inlerimize çekildik. Aslında çekilemedik sayın okurlar. İşiydi, okuluydu, dershanesiydi... İki dakika kıçımız rahat yüzü görmüyo affedersiniz. Zaten benim için 8 saat iş yerinde oturmak gibi bir işkence stili var ki sormayın gitsin. İnanın insanın 8 saat derse girme isteği milyon kat artıyo. Böyle şikayet ediyorum ediyorum ama maaş günleri birden bi' huzur, bi' güzellik. Fark ettim de ben fark etmeden tam bi' memur olmuşum...
  
    Nezih mekanımızı es geçmemeye özen gösteriyoruz elbette. Oradaki mukaddes içeceğimiz kiviye de saygısızlık etmiyoruz. Bunu genelde maaş aldığımız günler tadıyoruz ama şşş, aramızda. Yakın bi' tarihte Zübeyde abla köri soslu tavuk yapmış, yemeyip sarıp sarmalar yanında yatarsınız. Bir insan ancak bu kadar hamarat olur, el lezzeti bu kadar harika olur. Eğer olur da bir gün "Şu Melike neler yapıyor? Bir gidelim yanına da sevinsin garibim." der iseniz sakın boş gelmeyiniz zira öğrenci adamız biz. Her gün aaaç, susuuuuzz, muhtaaçç.. Ihım, pardon. Konuyu yanlış yere şey edip asıl beslediğim duyguları söyledim. Demek istediğim olur da bir gün Çorum'a yolunuz düşerse Hacivat Kafe'yi şiddetle öneriyorum. Bence ismi Panpa Kafe olmalı. Durun, bunu hemen Selami panpamla konuşmam lazım.
  
    Yine laf aramızda şu sıralar hava çok soğuk. Isınmak için panpanın yerini tercih ettiğimiz de doğrudur. Çok iyi bakıyo bize sağ olsun. Bizden dedikodu çarpma çabası ise daha iyi bakmasına neden. Aaa, bizde dedikodu ne arasın canııımm.


 Ona merhaba deyin:




9 Ekim 2013 Çarşamba

ŞİMDİKİ DE HAYAT MI?

   Gönül rahatlığıyla "Bence yaz tatiline geri dönmeliyiz!!" diyebiliyorum. 

   
   Fındık toplamak gibi zorlu bi' yaşam mücadelesinin ardından hem cebimize giren banknotlar hem de gittiğimiz tatil bize ilaç gibi geldi. Böylelikle hem ilk kendi kazancımı almış hem de ilk defa tam anlamıyla tatile gitmiş oldum. Yine olsa yine fındığa gidebilirim diyorum o tatilden sonra arkadaşlar. O kadar beyni yaktım yani. Ama şimdi nerdeyim? Gökse Kız Apart... Kaderin bir cilvesi işte.

   



   Gece bile 28 derece olabilen bir yerden nasıl memnun kalmazsınız ki!!! Korsan gemimizden tut da gece eğlencelerine kadar tarifsiz bi' şeydi. Babamın askerlik arkadaşı da var, Mehmet amca. Oğlu Hamza ile Melih ve ben inanın tek kelimeyle kusursuz anlar yaşadık. O kadar ki koskoca Antalya'da bizim köylü ve hatta neredeyse akrabamız olan biriyle tanıştık. Her şey kusursuzdu. Anlatmak imkansız. Yıllarca az da olsa bronzlaşmaya çalıştım, tenim daha taze görünsün istedim. Bunu Fatsa'da sabah saat 9'da plaja gidip akşam 8'de dönerek yapmaya çalıştım, zorla biraz oldu gibi. Ama Antalya Side'de 4 gün geçirdim, istediğim gibi oldum. Tabii şu an yine sevimli hayalet Casper gibiyim. Beyaz olmanın dezavantajlarına merhaba deyin.


MEMLEKETNAME

   Bu yaz tatili gerçekten bi' YAZ TATİLİ idi. Baktım şöyle bi' tatil her açıdan mı tatile benzer diye... Gerçekten tatildi yani. O kadar inanamıyorum ki!
   
   Muhteşem memleketimde olaylar, gaflar, maceralar bitmiyor tabii ki. Batuhan ve Cem ikilisi resmen dünyaya boş vermek için gelmişler. Adamlarda en ufak mı tasa olmaz. Bu yüzden çok eğlendik herhalde. Melih için de sosyalleşmek için fırsat oldu. Canını yedğim kardeş sıfatlısı.
   
   Gece eve dönüş turunda renkli dakikalar yaşadık. Yine bir "çöp dökme" vakası. Bu eminim yurdun her bir köşesinde yaşanıyordur ama kendi memleketimde olunca daha gülünesi bi' hal alıyo benim için.
   Batuhan'ın elime domates tutuşturması da var tabii. Baktık bi' kamyon domates. Dedim "Batuhan şunlardan bi' tane alıp ayak üstü yiyelim." "Kanka yorulma ben alırım." dedi. Domatesin en son akıbeti hakkında hiçbirimiz bilgi sahibi değiliz. En son Cem büyük bir hızla fırlatmıştı asfalta.




   Benim sevgili "guud bradır"ım, canımın içi... Belgesel çekimim için gün doğumu gerekiyordu. Her sabah kalkıp gün doğumu çekerken bi' de güzel kare yakalamış. Ama işin kötü yanı belgeselde gün doğumu görüntüsü koymaktan vazgeçmiş olmam... Elimizdeki imkanlarla güzel bi' gün doğumu görüntüsü çıkmıyor ne yazık ki. Aaa, şimdi muhteşem şehrimin, kusursuz evimin ve şahane balkon manzaramı nasıl özledim. Bayramda gitmek lazım mutlaka. Boğazımdan bi' ev kahvaltısı geçsin be. Bu da başka bir başlığın konusu...

Cem (üstte) ve Batuhan (altta)
   KANKALAR SIFATINIZA HAYRANIM;

DEVAMI GELECEK...


23 Ağustos 2013 Cuma

ORDA, BİR MEDENİYET VAR UZAKTA!



          Köye bisikletle gittiğimiz doğrudur. Tam bir delilik! Sen git, iki kişi bir bisiklet halinde 7 kilometrelik ve yokuş yolu bisikletle git. İşkence sayılmazdı fakat hayli yorucu idi. Bizi asıl üzen, birkaç saatlik medeniyetle buluşmamızın ardından o medeniyetin üstüne kırmızı bi’ çizgi çekilmiş tabelayı görmek oldu. Artık medeniyet sınırları içerisinde değildik. Hemen bir “FATSA HATIRASI” yapalım dedik.

            Yolu uzatarak gittik köye. Bir delilik de bu oldu. Bunun nedeni daha çılgınca: Gördüğüm fazla güldürüklü ve tam bir Karadenizli zekasına ait olan bir tabelamsı şeyi çekmekti. Bunu acaba gerçekten espri olsun diye mi yaptılar yoksa ciddi bir şey miydi onu anlamak mümkün değil ama muhtemelen bunu yapan ciddi idi. Benim blogum da “ÇÖPLÜK DEYİL” arkadaşlar. Bilginize sunulur.


            Eziz dostlarım böceklerden 
bahsetmezsem hiçbir şey anlamını bulamaz. Muhtemelen bu konuşmayı anlamlandıracak olan da benim güzel dostlarım olacak. İsimlerini henüz koymadım. Ama birisini A birisini de B olarak adlandırmak daha akıl karı. Özelleştirmeye gerek yok zira gün içinde yüzlerce farklı türleriyle karşılaşıyorum. A ve B’ye merhaba deyiiiinnn!








BICIDIM

Evet, tam olarak kelime bu. Sevgili halacığımın lügatinden özenle seçilmiş bir sözcük. Sayın Elmas Düzgün bizlere bu kelimenin “sıkılma” anlamına geldiğini açıkladı. Ve bizler de kelimeyi bu anlama gelecek şekilde kullanıyoruz. Çok yaratıcı bir aileye sahibiz.
           
            İlk işim çetele tutmaya başlamak oldu elbette. En münasip gördüğüm yere çiziklerimi çekmeye başladım. En nihayetinde zorlu günler bizi bekliyordu ve sayılı günler tez geçer diye bir laf var idi. Yalnızca varmış. Hiç de tez geç

miyor.


            Amcamlar burada iken yine muhabbet oluyordu. Kalabalık olunca zaman daha çabuk geçiyor idi. Gece ateşimiz efsaneydi yahu. Melih’in muhteşem doğa konseri bizi bizden aldı. Tabii benim kusursuz (!) sesim olmasaydı Melih’in performansı çuvallardı ama neyse ki olaya müdahale ettim. Her şey bir yana hem kuzenler için hem de bizim için anlık da olsa köy eğlenceli bir hal aldı.

            Gözümü kapatınca fındık gördüğüm doğrudur. Kabuslarım dahi fındıkla ilgili. Her gün de bir avuç fındık yiyorum utanmadan. Ama bana sorarsanız bundan sonra fındıklı bi’ şey asla yemem. “Hadi lan ordan!” diyorum sonra kendime. Sen koskoca bir çikolata düşmanısın. Zaten benim demek istediğim işlenmemiş fındık yemeyecek olmam. Ellerim el olduğuna pişman oldu. Yerden ve elimde hiçbir koruma olmadan topluyorum sizlerin severek yediğiniz yemiş olan fındığı. Böyle ellerimde sevimli dursa da pek bi’ zahmetli kendileri.

            Bi’ ellerim değil fındığın azabına yakalanan. Bu son bahçemize gidiş yolumuz extreme sporlarına taş çıkaracak cinsten. Zorlu su yolu, yağan yağmurla yumuşayan toprak, dikenler, ısırganlar… Doğal olarak ayaklarım da çamurdan nasibini alıyor. “Bunun ne zararı olur şimdi şapşirik.” Dediniz mi? Demeseniz de ben bi’ açıklama yapayım: Normal ayakkabıyla bahçeye gidilmeyeceği için “CİZLAVİT” denen Karadeniz bölgesine özel teknoloji harikası ayakkabıları giyiyoruz. Sizin dilinizde “lastik ayakkabı”. Kesinlikle kaymıyor, doğru düzgün eskimiyor. Çoğu gri rengini kullanırken ben anarşistlik yapıp kahverenkli olanını aldım. Sözde kendi çapımda moda yaratıyorum. Neyse efendim, bunlar çamura yapışınca çıkması zor oluyor. Eeee, her ne kadar teknoloji harikası olsa da ayağa yapışmıyor ya. Çamura yapışan bu ayakkabı ayaktan çıkınca ayağın olduğu gibi çamur oluyor. O çamur da uzun süre ayakkabımı terk etmiyor.


            Son olarak güldüğüm bi’ şey var ve bunu mutlaka sizlerle paylaşmak istiyorum. “Lombardin” –eğer yanlış yazmadı isem- denen bir başka bir teknoloji harikası var. Bir gün çuvalları lombardin’e yüklerken bir de ne göreyim… Artık şoför kendi konforu için mi yaptı yoksa artık koltuk koltuk olmaktan istifa mı etmiş anlamadım ama kendinden geçtiği belliydi. Görüntü açıkçası saçma bi’ tebessümde bulunmama neden oldu. Bakalım sizdeki etkisi ne olacak.



3 Ağustos 2013 Cumartesi

SERGÜZEŞTLERİMİZDEN SEÇMELER 2

 
   Dedemden aldığım 3 liralık rüşvet elime geçince nasıl mutlu oldum size anlatamam. Geriye tam 47 lira borcu var ama maalesef o ona istediğini öğretemediğimi söylüyor. Ama bilgisayar başka nasıl öğretilir ki; aç, internet sayfasına gir, istediğin şeyi yaz, enter, işini gör, sayfayı kapat, başlata baş, bilgisayarı kapat! Benden ne tür bi' şey istediğini tam anlayamadım doğrusu. Böylelikle benim 47 lira biraz hayal oldu. Ama onun yerine ben ne yaptım? BAYRAMLIK ALDIRDIM. Ulan, yıllar olmuş bayramlık aldırmayalı. Yine bi' mutluluk, hüzün kapladı tabii beni.

   İftardan sonra hemen Kızılay'a gidelim dedik. Ani planları hep çok sevmişimdir. Kalktık saat akşam 10'da Kızılay'a gittik. Fakat otobüs seferleri 11 civarı bitiyo. Biz bunu umursamadan çıktık yollara. Tam bilet kalmadığı için de öğrenci bileti aldık. Yalnızca dünden kalan bi' tane vardı ve bir de tarihi geçmiş olan.
   Kızılay'ın iftardan sonrası muhteşem! Kalabalık, mekanların cıvıl cıvıllığı, sokaktaki satıcılar ve bahsetmeyi es geçemediğim sanatçılar. Hepsi bi' harikalar gerçekten. Hicaz'a bu tür yerlerde ihtiaç duyuyorum tam olarak. Tamam, ben de çok rahat iletişime geçen biriyimdir ama Hicaz'ın muhabbeti kadar devam etmiyor. Benim yine de tanımadığım insanlara karşı bi' çekingenliğim oluyor. Belki de bu en doğalı ama Hicaz bu konuda profesyonel, doğuştan. O yüzden onunla gezmesi bana büyük zevk veriyor.

   Geçen kış geldiğimiz bir kafe vardı. Onu ararken saçma sapan sokaklara girdik. Bence iyi ki girmişiz çünkü yine farklı insanlarda ve farklı kültürlerle tanıştık. Bu ikilinin arasına girip oynamamak için kendimi zor tuttum. Aksi taktirde tam bi' kaçık pozu verebilirdim. :)
   Sonuç itibariyle kafeyi bulduk. Hicaz'ın kafeyi arama stili çok marjinal: "Yaa biz geçen kış buraya bi' kafeye geldik. Sanırım adı 'C' ile başlıyodu. Bu sırada adı 'C' ile başlayan bi' kafe var mı acaba?" Birincisi; adam senin geçen kış geldiğin kafeyi nerden bilsin? İkincisi; 'C' ile başlayan kim bilir kaç kafe var. Üçüncüsü; saat olmuş 22.30 ve son otobüs en geç 23.15'te. Sen daha ne kafesinden bahsediyosun? Yok ama, biz o kafeyi bulucaz. Ve neyse ki bulduk! Kafenin adı "CEREN CAFE". 
   Hızlı bir şekilde girişimizi yaptık ve ortaya bir masaya oturduk. Şöyle bir menüye baktık ama tabii boyumuzu aşıyor. Hemen su olmaz, çay içelim dedik. Çayın adı da "Demleme Bardak Çay". Hemen garson kız sorduk: "Nedir bu Demleme Bardak Çay? Demsiz de mi oluyor?" Kız yapıştırdı cevabı: "Bazı müşterilerimiz onu 'Sallama Çay' sanıyor." Biz cevabı almanın mutluluğuyla Hicaz'la bir tavla atalım dedik. Hicaz ve lanet şansı beni alt etti tabii ki. Ama karşı masamızda tabu oynayan grup bizim daha çok ilgimizi çekti. Öyle büyük bir aşkla oynuyorlardı ki anlatamam. Kısa bi' süre masayı dikizledik ve ben Hicaz'a saatin 11 olduğunu haber ettim.

   Hala umurumuzda değil elbette saatin 11 olması. Meşrutiyete, satıcıların olduğu sokağa aktık hemen. Tuzluk satan 2 gençle Hicaz başladı muhabbete. Orda da bolca vakit kaybedince ben yine o iğrenç alarmların erken çaldığındaki halini andıran bir tavırla "Hicaz, saat 23.15" dedim. Yine bizde bir telaş yok. Son çare olarak otostop çekmeyi dahi düşündük. Ama sokakların kalabalığı bizi çekiyordu, ne yapalım. O ufak satıcıların sevecenliği inanılmaz bi' şey. Kalabalık ayaklar arasındaki o parıldayan, ışıldaklı oyuncaklar benim bile dikkatimi çekti. Hani annem babam yanımda olsa ufak bi' çocuğun zorlaması gibi "Anne, baba. Bana bundan alıııığğğnn." diyeceğim. Tamam abarttım ama öyle de güzeller.

   Sonuç olarak son otobüse yetişip Gölbaşı'na geçiş yaptık. Yine şanslı günümüzde idik.
   Yarın erkenden yine Kızılay sokaklarında yeni maceralar yaşamayı planlıyoruz. Hepinize hayırlı kandiller diliyorum. :)

31 Temmuz 2013 Çarşamba

SERGÜZEŞTLERİMİZDEN SEÇMELER 1

   "Okulların açılmasına şurda bir buçuk ay kalmış biz evde pinekliyoruz" diye yakınmak yerine Melih karşimle Ankara'yı tavaf ettik diyebilirim. 
   İlk heyecanı Gölbaşı panayırında yaşadık. Yalnız panayırın olduğu yere "Atatürk Sahil Parkı" adını vermişler. Şimdi, buradaki sahil ise bizim memleketteki ne? Ha eğer bizim memleketteki sahil değil ise başka ne olabilir? Kafamda deli sorular...
   Yengem baktık çok kaşınıyo, attık bunu gondola. Ama nasıl korktu, nasıl dualar ediyo. Karşımdaki kız da hiç tepkisiz fakat yüzünde her an kusacağını belirten bi' ifade var. Zaten iner inmez de kusmuş. Ve ranger deneyimi... Hiçbi şey yokmuş yahu! Ben de bi' şey sanıyor idim. Gondol daha heyecanlıydı.

  
    Bizim uğrak mekanımız AnkaMall. Bu gelişimizde uğramazsak gücenirdi. Ne kadar gezdiysek artık ayak tabanlarımızı hissetmez olduk. Ve Melih'in okuduğu kitaptan esinlenmesi üzerine oturup soğuk kahvelerimizi içtik öncelikle. Yediğimiz kahveyi eritip(?) ardından yemeğimizi yedik. Saat hayli geç olunca artık eve gidelim fikri birimizden çıktı da eve gittik. Doğal olarak üst üste 2 gün böylesine dünyaya açılmak bize ağır geldi. Ben yine uyuyamadım ama olsun, uzun zaman sonra yorulduğumu hissettim en azından.

   
   Ertesi gün, annesi "Burnunu koluna silme!" diye azarlasa da burnunu ısrarla kazak koluna silen çocukların arsızlığı gibi biz de önceki gün çok yorulmuş olsak da bu sefer bi' Kızılay turu yapalım dedik. İyi halt yedik. İlk önce bildiğimiz yerlerin fotoğrafını çektik. ARTIK N'ALAKAYSA! Sonra dedik ki "Bilmediğimiz sokaklara doğru çıkalım." Bizim için sonun başlangıcıydı artık. (NEDEN BÖYLE Bİ' KLİŞE CÜMLE KULLANDIM İNANIN BİLMİYORUM)

   Sokak sanatçısı olayı gerçekten Kızılay'da fevkalade. Her köşede farklı bi' melodi, farklı bi' tını. Her türden, her etnik yapıdan insan var. Bunun ne kadar muhteşem bi' olay olduğunu size anlatamam. Bu tür insanların sanat anlayışlarını gözler önüne sermesi, bizlerin de bundan faydalanabilmesi gerçekten takdire şayan bir olay. Bizlerin ise bu tür şeyleri hoş karşılamamız aslında ne kadar ileri seviyede bir topluma sahip olduğumuzu gösterir. Belki de bu tür olayların belli bi' tarihte ayıplandığı veya bu işi yapanların taşlandığı zamanlar da olmuştur elbet. Onları dinlemek, izlemek benim için eşsiz bir keyif.

   
   Sonuç olarak boku bokuna kaybolmadık. Evet, KAYBOLDUK! Artık nasıl gezdi isek. Yine burada da sokakların iç rahatlatan görüntüleriyle karşılaştık. Şöyle tanımlayabilirim; sokak bir ağaçsa içinde gezen insanlar da sonbahar ayında ağaçların dallarından düşen renkli yapraklar gibi. Böyle diyorum çünkü insanların her biri birbirinden farklı. Yürüyüşleri, bakışları, düşündükleri, duyguları... Sokaklar bana kalırsa felsefe, sanat, mizah, sosyoloji ve daha birçok alan için büyük bir nimet. Bunu ilk fark eden eminim ben değilimdir.







   Tabii ki kapalı çarşılar. Buram buram içtenlik kokarlar. "Gel abla geeell, 3 tanesi 10 liraağğ", "İkizlere takkeee", "Bunnndan iyisini bulamazsınız ablalar abileeer, sandaletler 10 liraaağğ" gibi nidalar ve daha fazlası. Bizler yeni nesil olarak dışarıdaysa elinde cep telefonu, evdeyse bilgisayar karşısında olan yatı sosyal varlıklarız. Ben bunu kabul ediyorum. Her ne kadar ben de böyle olsam da yaptığım hatanın farkındayım. Zira bu tür yerlere biraz göz gezdirip kulak da kabartsak aslında bizi ne kadar huzurla dolduracağının farkına varacağız. Böylelikle gözlem yeteneğimiz de gelişmiş olacak. Bu da demektir ki kendini daha iyi ifade etmek, daha güzel muhabbetler kurabilmek, insanlarla iletişim kurmada sıkıntı çekmemek ve birçoğu... Minnacık ithal parfüm satan dükkanlarda "Burnunuz yorulmuştur, buyrun kahve koklayın." diyen kasıntı satıcıdansa "Buyur abla, tezgah 10 lira." diye sevecenlikle yaklaşan satıcıyı yeğlerim. Ama yine de o minnacık mağazalardan alıyorum :(((

   İftar saati yaklaşıyordu. Biz Melih'le o gün oruçtan muaf tuttuk kendimizi. Tabii en sonunda olmamız gereken yeri de bulmuştuk. Onun rahatlığıyla kafe aramaya koyulduk ama yok, bulamıyoruz! İkimiz de pert durumda olduğumuz için bi' süre sonra pes edip bulduğumuz yere oturduk. Daha doğrusu oturamadık. Neymiş efendim; oturduğumuz yer dört kişilik bir iftar masası imiş. Biz de kalktık, dört kişilik gözüken ama iki kişilik de kabul edilen masaya oturduk. Resmen bizi bi' dövmedikleri kaldı. Artık oruçtan mıdır, yoğunluktan mıdır adam baya sinirliydi. Yine de siparişleri verdik. Verdik vermesine de iftar saatinde gelirmiş siparişimiz. "İyi, tamam" dedik. Dedik demesine de, biz dayanamayıp 5 dakika sonra kalktık. Oruçlu değiliz ki o saati bekleyelim. Başka bi' yere oturduk bizde. Orası da self servis imiş. Biz kalkıp bir adım yürümeye üşeniyoruz adamlar self servis diyor. Ama sağ olsun, orada çalışan bir abimiz kısmen servisimizi yaptı. En azından servisleri taşımama yardım etti.


   Yemekleri bitirdik, bi' güzel doyduk, dinleniyoruz. Bir de baktık ki söylemediğimiz halde önümüze 2 bardak çay geldi. Kimden geldi diye sorduk, "Bunu Kadir abi gönderdi." dedi. Kadir kimdi şimdi? Ve evet, bizi çok sevmiş olan ve tepsileri taşımama yardım eden Kadir abi. Canım da nasıl çay çekiyodu ki anlatamam. Kendisine teşekkür edip Gölbaşı yollarına baş koyduk...



(DEVAMI GELECEK...)

25 Temmuz 2013 Perşembe

LAKİN İYİ YEDİK

   Gün geçmiyor ki biz kendimizi doyurmak için yeni yollar bulmayalım. (Lakin cümlenin bildiğiniz ANLAMI YOK) "Nasıl vakit geçirilir?" sorusuna bin bir çeşit cevap bulabiliriz.
   İkidir iftarımızı Zübeyde Hanım Aile Yaşam Merkezi'nde açıyoruz. Bizim için önemli olan doymak olduğu için yemeklerin Sibirya soğuğuna uğramış olması hiç önemli değil.

   Yemek yemek için beklerken hayli sıkılıp saçma davranışlarda da bulunabiliyoruz elbette. Kendi kendimizi kucaklamalar, elimizle yüzümüzü siper etmeler. Olaya bizim açımızdan bakarsak gayet de sevimliyiz.


   Ayrıca sonuçlar da açıklanmış üniversite için. Tebrik etmiyorum. Siz de beni etmeyin, boş verin. Zaten çok da umurunuzdaydı. Yok yani benim de değil zaten. NEDEN BU KADAR ASABİYET YAPTIĞIMIN ANLAMINI VE GİZEMİNİ ÇÖZEMEDİM.


                                               
   İftardan sonra ne yapalım ne yapalım derken aklımıza göl kenarındaki ufacık tefecik lunaparkımız geldi. Ne zamandır Melih'le gondol sefası yapmak istiyorduk. Hicaz malum, evden pek çıkamıyor, Ayşegül ile gidelim dedik. -Sanki ben bu olayı anlattım ama hadi hayırlısı- Ayşegül hanım bizim gibi gondola binemiyor tabii. Hanımefendi korkuyormuş. İşin açığı bi' ara ben de korktum gondolda uçarak karşı taraftaki insanların yanına gidicem diye ama neyse ki ucuz atlattık. Keşke arkamdaki çocuklar ayaklarını benim sırtımın olduğu yere uzatmasaydı da bende OTURABİLSEYDİM.


   Lunapark sonrası bir de göl kenarında çay keyfi yapalım dedik. Ama baktık ki millet bizden daha keyifli, kısa süreli bir acı yaşadık. Fakat aralarında birisi vardı ki dünya umurunda değildi. İşte o kafa... O kafayı yaşamak istiyorum ama yaşımdan mıdır bilmiyorum o kafayı yaşayamıyorum. Çocuk çok güzel önce bi' küçük yaptı. Sonra oturup ondan ayrılanın aslında ne çabuk yok olup gittiğini, doğaya nasıl sarıldığını izledi. Ve son...



   Şu an büyük bir acı yaşıyorum. Meşhur ithal parfüm satan mağazalarımızdan birisini ziyaret ettim bugün. Elbette orijinalini alacak kadar elit değilim arkadaşlar, yapmayın. Birini aldım aklım diğerinde kaldı. Şimdi aldığımı koklayıp koklayıp "Bu koku tenime uydu bi' kere yeaa." diyip kendimi motive ediyorum.

   Ayşegül... Her ne kadar bana tripli olsa da hanımefendi, kendilerini çok seviyorum. Bu fotoğrafını koyduğumu görse beni linç eder ama her şey ona olan sevgimi anlatmak için. Çıtı pıtı bi' hanım kendileri. Sizlere selamı yok ama siz var gibi kabul edin. BENDE ARTIK SAHUR YEMEĞİ İÇİN GİDİP Bİ' YARDIM ELİ UZATAYIM. Gönül isterdi dışarıda yemek fakat sahur yemeği veren herhangi bir belediye yardımlı bir mekan yok, ne yazık ki.



21 Temmuz 2013 Pazar

BİRAZ NİŞAN BİRAZ İNSAN: TEDAVİNİN ASİL ÇEŞİDİ

   Sanki ben evlenemem bu gidişle. Acelem yok zaten de evleneceksem de sanırım istenmeden evlenicem. Formaliteler... Gereksiz adetler... TUZLU KAHVE! Erkeğin yerinde ben olayım evleneceksem de vazgeçerim.
   
   Ayşegül'ün kız kardeşi olan Nihal'in nişanı vardı. Trajediye bakar mısınız! Ablası zengin kocayı beklerken evde kalıcak. Ayşegül'e diyorum ama biz Hicaz'la daha kötüyüz. Beklediğimiz bi' şey bile yok. Ama şuna da eminim ki bizim evde kalma şansımız Ayşegül'e göre daha düşük. Ama işte bizim o taraklarda bezimiz yok. Yoksa bizi bu hamaratlığımızla almayacak adam varsa da akli dengesi yerinde değildir. 
   
   Yok efendim kahveler, yiyecekler servis edilirken aile büyükleri ve özellikle erkeklerden başlanırmış, ona göre giyinilirmiş. Bu tür adetler gerçekten hiç bana göre değil. Tuzlu kahve olayından bahsettim. Neyiyle ne şekilde eğleniyolar anlamıyorum ama büyük haz alıyor kız tarafı bundan. Yazıkx günah yahu! İşte bu yüzden beni alacak adam şu an bu yazıyı okuyorsa şayet; ben sana öyle şeyler yapmam canım benim. O yüzden biz formaliteleri atlayalım.




   O gün çok şanslı bi' günümde idim. Nilay'ın şu an tam anlamıyla nişanlısı olan Can'ın doğum günü imiş. Tabii pastasız doğum günü olmaz. Benim de günlerdir nasıl pasta yiyesim vardı. Erkek tarafının almış olduğu cicili bicili baklavaya da abandım, nasıl yiyorum. Mide spazmı geçirecek olsam yine önemli değil. Pasta bulmuşum ben, kaçar mı! Yine de ayıp olmasın, "yediler içtiler kaçtılar" demesinler diye Hicaz'la bulaşık işine de giriştik. Ben dedim size hamaratlığımız diz boyu, bizim Ayşegül'den daha çok şansımız var diye.
 

    BİR DE ŞURAYA DİPNOT GEÇEYİM: HİCAZ SAÇ RENGİYLE OYNADI. SİZCE DE BÖYLE ÇOK TATLI OLMAMIŞ MI? GERÇİ DUYDUĞUM KADARIYLA BUGÜN BİR TON DAHA KOYULAŞTIRMIŞ. 

   Ben insan içine değil artık insanlar benim içime gelip karışıyo. -Çok pis anlamlar çıkarılabilecek bir cümle oldu fakat umarım sizler benim kadar içi fesat bir insan değilsinizdir- Dayımın kadim dostları Yıldıray ve Mehmet abi... Yıllar yıllar önce aynı fındık bahçesinde aynı çileyi çektiğimiz insanlar. Kadro biraz eksik tabii. Orhan abi de var ki sohbetini alıp yanınıza ömür boyu maddi manevi ebeveynliğini üstlenmek istersiniz. İşte ne yazık ki bu geceki ortamda yoktu. Yıldıray abinin muhabbeti de her türlü yeter. Belki ebeveyni olmak istemezsiniz muhabbetinin ama onunki de mahallede arsız, uslanmayan, çoğu zaman kızdığınız fakat yine de kıyamayıp yokluğunda mutlaka varlığını aratan afacan çocuk gibidir. Artık evli barklı çoluklu çocuklu (ŞİMDİ "ÇOK"LU CÜMLE GELİYOR) Çok okumuş insanlardan çok, çok fazla şey yaşamış insanların öğütlerini dinlemeyi yeğlerim. Bu kişi de öncelikli olarak Yıldıray abi olur. Mehmet abi sessizdi, hala sessiz. O yüzden onun hakkında pek bir şey paylaşamayacağım.
bi' adam. Öyle afacanlığı kalmamış anlayacağınız.
    
   Hastalıktan kurtulucam diye ne kocakarı ilaçları denedim bilseniz. Aslında bunun adı kocakarı ilacı değil de "ERDAL K İLACI" olursa daha mantığa uygun olur zira tarifi ondan aldım. Ilık süte iki çay kaşığı karabiber, bir tatlı kaşığı pulbiber -bu zorunlu değil- ve iki tatlı kaşığı bal ama maalesef bizde bal mevcut değildi. İçtim ama ben fazla abartmışım sanırım içim dışım yandı. Ama bir de nasıl enerjik oldum anlatamam. Artık psikolojik midir nedir. Bu arada bu formül öksürük için, aklınızda bulunsun. Ayrıca Batuhan'ın burun tıkanıklığı için önerdiği tuzlu suyu da denedim. Burnuma çektim ama İŞTE BEN O AN ÖLDÜM GÜLÜM. Böyle bir yanma yok. Ama hepsinden teker teker Allah razı olsun. Şimdi gayet iyiyim. 
   ANNE İYİYİM YANİ CANIM. ARTIK PARA GÖNDEREBİLİRSİN. GEZEBİLECEK KADAR DÜZELDİM.

19 Temmuz 2013 Cuma

HABERİN VAR MI YAR YAR

   ANNE N'OLUR BU YAZIYI OKUMA. HEMEN BU BLOGU TERK ET ÇÜNKÜ OKUDUKTAN SONRA BENİ ARAYIP "O LENSLERİ AT, DAYINA DA İLAÇ ALDIR!" TARZI KONUŞMANI KALDIRAMAM.

   Şu sıralar Azrail beni yokluyor ve siz hala beni merak edip halimi hatırımı sormuyorsunuz. YAZIKLAR OLSUN!


   Doktor "Bol bol sıvı tüket." dediği günden beri nerde sıvı görsem atlıyorum. 3 gündür limonlu çaya abanmış durumdayım. Sık sık tuvalete gitme mevzusu olmasa her şey gayet iyi hoş lakin işgal ediyorum mekanı. İşin kötüsü arpa boyu ilerlemedim. Her gün daha fazla hastalanıyorum. Bir de gelmeyen uykum var. Uyumasam uyumuyorum. Saat sabahın dokuzunda kafayı koyuyorum Aşk-ı Memnu saatinde ayaktayım. Benim için yaşıyor diyorlar ama bu da yaşamak mı insafsızlar!




   ŞİMDİ SIRA GELDİ ANNEM BU BÖLÜMÜ OKUDUĞU AN BENİ ARAYACAĞI BÖLÜME.
   Yaklaşık 2 gün önce yüzümü yıkıyorum. Odama(!) gittim ve başımın döndüğünü hissettim. Normalde bu tür olayları pek yaşamam ama bu felaketti. Hemen anladım tabii gözümden kaynaklandığını. Artık bi' anda nasıl öyle zeki olabildiysem. Sağ gözümü kapattım, gerçekten sıkıntı gözümdeymiş. Soldaki lensimin olmadığını farkettim. Lavaboda arıyorum, yerlere bakıyorum, yok. Biraz gözümü ovaladım ve lensin arkadan bi' yerden çıktığını hissettim. Hem mutluluk hem de korkuyu bi' arada yaşadım anlayacağınız. Yeni lens çıkaracağıma üzülürken kaçmış olan lensim yerine geldi.
   ANNE SIKINTI YOK, İYİYİM BEN. AMA ŞU AN KAPIDA BEKLİYOR. AZRAİL'İN SELAMI VAR BİR DE.

KALK KIZIM HAVA AL

   Ramazan dolayısıyla müessesemiz dış dünyaya akmaya kapalı. 
   


Fakat öyle olmuyor. İnsan bi' zaman sonra izlemekte olduğu filmlerden de sıkılıyor. Orucu uykuya tutturamıyorum çünkü sevabı rüyamda görmek istemiyorum falan filan. Ama baktım hava serin, yine kadim dostum Melih'e seslendim: "Gel oğlum biraz aktifleşelim." Pek tahmin ettiğimiz kadar aktifleşemedik ama yine de bi' dış dünya havası almış olduk. Bu gezimizde dikkatimi çeken 2 şey oldu: İlki kuş yuvaları. Anlayamıyorum şimdi buraya bi' tek yavru kuşlar mı giriyo? E bunların ana babası ne yapıyo? Çok büyük haksızlık. Şayet o yuvaya girebiliyorlarsa bunu nasıl başarıyorlar?


   Filmler bile bana artık çekici gelmiyor. Hoş klasik kitapların filmleri kitaplarından ne kadar eğlenceli olabilir ki? Tamam, bazı eserlere saygım sonsuz. Mesela Goethe'nin "Babalar ve Oğullar"ı gayet hoştu. Ya da bi' Flaubert'in "Madam Bovary"si. William Shakespeare'ı severim. Güzel, hoş noktalara değiniyor fakat "Macbeth" hem okurken sıkıldığım hem de izlerken bunaldığım bi' eser oldu. Bu tür yetenekli yazarlara saygım sonsuz olması demek eserlerini beğeneceğim anlamına gelmez. Ben beğenmedim. Zaten bol bol kadınların ne kadar cin fikirli olduğundan bahsetmiş. Yani en azından benim anlayabildiğim bu oldu. İlgi çekici bi' konu ama ben yine de filmi 1.30 saat izleyip hemen terk ettim.

   Mimarların bi' kısmı çok tuhaf. Öyle bi' mantıkla işliyor ki beyinleri ağzım açık kalıyor. Ankara'da, tam olarak nerde hatırlamıyorum adamlar dağınık stil ev yapmışlar. Anlatmam çok zor. Fotoğraf çekme şansım da olmadı. Ama fotoğraf çekme şansım olan evin balkonu işi aşmış. Neden yamuk? Başka çözüm bulunamamış mı? diye düşündürüyor beni bu yapıtlar.

11 Temmuz 2013 Perşembe

RAMAZANLI BAŞLIK

   Su içse yarayan insanlara tepki olarak doğdum. Ramazan biçok insanın kilo alma konusunda korkulu rüyası oluyorken benim ise umut kaynağım. Lakin yine kilo alamayacağım belli bariz. Hayır, çabalamayayım, sonra obez olup çıkıcam diyorum ama böyle de ele avuca gelmeden olmuyor.
   Ramazanın tadı bambaşka. Hatrı sayılır bir dostun varsa ve muhabbeti seni cezbediyorsa tamamdır. Üzülüyorum sahur arkadaşı olmayanlara. Yemeğe gidemiyorsun sırf dostunla muhabbetin en ballı yerinde kesilmesin sohbet diye. Fakat dün öyle bi' korku yaşadım ki arkadaş falan gözükmedi gözüme ne yalan söyleyeyim. Adeta bir ceylanın ardından aslanın koşmasıyla zavallı ceylanın yaşadığı adrenalini yaşadım. Ne mi oldu? Hepsi ananemin ezanlı saatinin başının altından çıktı.
   Ben güzelce sahur vaktini bekliyorum. Birazdan da ananeme yardım ederim diye planlarken yolunda gitmeyen bi' şey oldu: Ezan okundu! Saate bakıyorum daha ezana var. Dedim "Acaba saatim geri kalmış olabilir mi?" Hayır elbette. Ve istem dışı yapılan şakayı o an farkettim. Daha doğrusu Melih'in aydınlatmasıyla farkettim: Okunan ezan değil ananemin ezan sesi olarak çalan kurulu saati imiş. Gece gece yüreğime indirdi vicdansız saat.
   
   Aile oldukça kalabalık. Hep çok imrenmişimdir kalabalık ailelere. Yalnız anladım ki imrenmekle kalmalıyım. Çok zahmetli oluyor kalabalık aile. Hele ki çocuk diye adlandırdığımız ama bana göre hiperaktiflik hormonu varsa yalnızca bu tür varlıklarda bulunabileceğini düşündüğüm canlılar tam bir eziyet. Çok şirinler ama nasıl olsa sol omzunda bir şeytan var. İşbirliği yapıyor olabilirler. Ben öyle tahmin ediyorum. Ne olursa olsun bu tatlı olduklarını değiştirmez. Aldatıcı tatlılık.
  


    
    Geçen yıl yazmış olduğum ŞU http://mbalcik.blogspot.com/2012/08/ailemize-ufack-tefecik-minicik-kucucuk.html yazımdaki ufaklık neredeyse 1 yaşında. Ben böyle bir hareketlilik görmedim. Kendime genç dediğime utandım zira kendimi bu yaratığın yanında 70 yaşında, takma dişlerini suya koyup gece kalktığında biriyle konuşmaya çalışınca ne dediği anlaşılmayan nineler gibi hissediyorum. Çok şirine bi' şey olmuş ama umarım konuşmaz. Çünkü ebeveynlerinden gizli ona yaptığım işkenceleri hemen yetiştirebilir. Ahh, tabii ki el kadar çocuğa büyük işkenceler yapmıyorum. Sadece parmağını emerken bi' daha emmesin diye parmağına bol bol cin biberi suyu sürüyorum. Yürütmeye çalışırken ellerini bırakıp yere düşmesini izliyorum. Bunları yaptıktan sonra yanından hızla uzaklaşıyorum. Nasıl olsa henüz konuşmayı bilmiyor :))))))))

   Arkadaşlar aranızda para toplayın da bana büyüğünden bi' lens solisyonu alın. Teravih namazı çıkışlarına gidip para toplayayım diyorum ama yapamıyorum, yemeğin ağırlığı çöküyor. Hem ramazan ramazan iyi sevaba girersiniz. Yalnız biraz acele ederseniz. Zira bitmek üzere. Sonra bana gelip de "Sokakta görüyosun, neden selam vermiyosun?" demeyin. GÖREMİYORUM. Çok bi' şey değildir zaten. Arkadaşınızın göremeyip size selam vermemesini istemezsiniz herhalde :)))))) Şimdiden çok teşekkür ediyorum, çok düşüncelisiniz.


SİZİN İÇİN FOTOĞRAFINI DA KOYDUM. AMA BUNUN BÜYÜĞÜNÜ ALIRSANIZ ÇOK MUTLU OLURUM. HEMEN BİTMESİN Kİ KISA SÜREDE TEKRAR BAŞINIZI AĞRITMAYAYIM :)))))))))))