23 Ağustos 2013 Cuma

ORDA, BİR MEDENİYET VAR UZAKTA!



          Köye bisikletle gittiğimiz doğrudur. Tam bir delilik! Sen git, iki kişi bir bisiklet halinde 7 kilometrelik ve yokuş yolu bisikletle git. İşkence sayılmazdı fakat hayli yorucu idi. Bizi asıl üzen, birkaç saatlik medeniyetle buluşmamızın ardından o medeniyetin üstüne kırmızı bi’ çizgi çekilmiş tabelayı görmek oldu. Artık medeniyet sınırları içerisinde değildik. Hemen bir “FATSA HATIRASI” yapalım dedik.

            Yolu uzatarak gittik köye. Bir delilik de bu oldu. Bunun nedeni daha çılgınca: Gördüğüm fazla güldürüklü ve tam bir Karadenizli zekasına ait olan bir tabelamsı şeyi çekmekti. Bunu acaba gerçekten espri olsun diye mi yaptılar yoksa ciddi bir şey miydi onu anlamak mümkün değil ama muhtemelen bunu yapan ciddi idi. Benim blogum da “ÇÖPLÜK DEYİL” arkadaşlar. Bilginize sunulur.


            Eziz dostlarım böceklerden 
bahsetmezsem hiçbir şey anlamını bulamaz. Muhtemelen bu konuşmayı anlamlandıracak olan da benim güzel dostlarım olacak. İsimlerini henüz koymadım. Ama birisini A birisini de B olarak adlandırmak daha akıl karı. Özelleştirmeye gerek yok zira gün içinde yüzlerce farklı türleriyle karşılaşıyorum. A ve B’ye merhaba deyiiiinnn!








BICIDIM

Evet, tam olarak kelime bu. Sevgili halacığımın lügatinden özenle seçilmiş bir sözcük. Sayın Elmas Düzgün bizlere bu kelimenin “sıkılma” anlamına geldiğini açıkladı. Ve bizler de kelimeyi bu anlama gelecek şekilde kullanıyoruz. Çok yaratıcı bir aileye sahibiz.
           
            İlk işim çetele tutmaya başlamak oldu elbette. En münasip gördüğüm yere çiziklerimi çekmeye başladım. En nihayetinde zorlu günler bizi bekliyordu ve sayılı günler tez geçer diye bir laf var idi. Yalnızca varmış. Hiç de tez geç

miyor.


            Amcamlar burada iken yine muhabbet oluyordu. Kalabalık olunca zaman daha çabuk geçiyor idi. Gece ateşimiz efsaneydi yahu. Melih’in muhteşem doğa konseri bizi bizden aldı. Tabii benim kusursuz (!) sesim olmasaydı Melih’in performansı çuvallardı ama neyse ki olaya müdahale ettim. Her şey bir yana hem kuzenler için hem de bizim için anlık da olsa köy eğlenceli bir hal aldı.

            Gözümü kapatınca fındık gördüğüm doğrudur. Kabuslarım dahi fındıkla ilgili. Her gün de bir avuç fındık yiyorum utanmadan. Ama bana sorarsanız bundan sonra fındıklı bi’ şey asla yemem. “Hadi lan ordan!” diyorum sonra kendime. Sen koskoca bir çikolata düşmanısın. Zaten benim demek istediğim işlenmemiş fındık yemeyecek olmam. Ellerim el olduğuna pişman oldu. Yerden ve elimde hiçbir koruma olmadan topluyorum sizlerin severek yediğiniz yemiş olan fındığı. Böyle ellerimde sevimli dursa da pek bi’ zahmetli kendileri.

            Bi’ ellerim değil fındığın azabına yakalanan. Bu son bahçemize gidiş yolumuz extreme sporlarına taş çıkaracak cinsten. Zorlu su yolu, yağan yağmurla yumuşayan toprak, dikenler, ısırganlar… Doğal olarak ayaklarım da çamurdan nasibini alıyor. “Bunun ne zararı olur şimdi şapşirik.” Dediniz mi? Demeseniz de ben bi’ açıklama yapayım: Normal ayakkabıyla bahçeye gidilmeyeceği için “CİZLAVİT” denen Karadeniz bölgesine özel teknoloji harikası ayakkabıları giyiyoruz. Sizin dilinizde “lastik ayakkabı”. Kesinlikle kaymıyor, doğru düzgün eskimiyor. Çoğu gri rengini kullanırken ben anarşistlik yapıp kahverenkli olanını aldım. Sözde kendi çapımda moda yaratıyorum. Neyse efendim, bunlar çamura yapışınca çıkması zor oluyor. Eeee, her ne kadar teknoloji harikası olsa da ayağa yapışmıyor ya. Çamura yapışan bu ayakkabı ayaktan çıkınca ayağın olduğu gibi çamur oluyor. O çamur da uzun süre ayakkabımı terk etmiyor.


            Son olarak güldüğüm bi’ şey var ve bunu mutlaka sizlerle paylaşmak istiyorum. “Lombardin” –eğer yanlış yazmadı isem- denen bir başka bir teknoloji harikası var. Bir gün çuvalları lombardin’e yüklerken bir de ne göreyim… Artık şoför kendi konforu için mi yaptı yoksa artık koltuk koltuk olmaktan istifa mı etmiş anlamadım ama kendinden geçtiği belliydi. Görüntü açıkçası saçma bi’ tebessümde bulunmama neden oldu. Bakalım sizdeki etkisi ne olacak.



3 Ağustos 2013 Cumartesi

SERGÜZEŞTLERİMİZDEN SEÇMELER 2

 
   Dedemden aldığım 3 liralık rüşvet elime geçince nasıl mutlu oldum size anlatamam. Geriye tam 47 lira borcu var ama maalesef o ona istediğini öğretemediğimi söylüyor. Ama bilgisayar başka nasıl öğretilir ki; aç, internet sayfasına gir, istediğin şeyi yaz, enter, işini gör, sayfayı kapat, başlata baş, bilgisayarı kapat! Benden ne tür bi' şey istediğini tam anlayamadım doğrusu. Böylelikle benim 47 lira biraz hayal oldu. Ama onun yerine ben ne yaptım? BAYRAMLIK ALDIRDIM. Ulan, yıllar olmuş bayramlık aldırmayalı. Yine bi' mutluluk, hüzün kapladı tabii beni.

   İftardan sonra hemen Kızılay'a gidelim dedik. Ani planları hep çok sevmişimdir. Kalktık saat akşam 10'da Kızılay'a gittik. Fakat otobüs seferleri 11 civarı bitiyo. Biz bunu umursamadan çıktık yollara. Tam bilet kalmadığı için de öğrenci bileti aldık. Yalnızca dünden kalan bi' tane vardı ve bir de tarihi geçmiş olan.
   Kızılay'ın iftardan sonrası muhteşem! Kalabalık, mekanların cıvıl cıvıllığı, sokaktaki satıcılar ve bahsetmeyi es geçemediğim sanatçılar. Hepsi bi' harikalar gerçekten. Hicaz'a bu tür yerlerde ihtiaç duyuyorum tam olarak. Tamam, ben de çok rahat iletişime geçen biriyimdir ama Hicaz'ın muhabbeti kadar devam etmiyor. Benim yine de tanımadığım insanlara karşı bi' çekingenliğim oluyor. Belki de bu en doğalı ama Hicaz bu konuda profesyonel, doğuştan. O yüzden onunla gezmesi bana büyük zevk veriyor.

   Geçen kış geldiğimiz bir kafe vardı. Onu ararken saçma sapan sokaklara girdik. Bence iyi ki girmişiz çünkü yine farklı insanlarda ve farklı kültürlerle tanıştık. Bu ikilinin arasına girip oynamamak için kendimi zor tuttum. Aksi taktirde tam bi' kaçık pozu verebilirdim. :)
   Sonuç itibariyle kafeyi bulduk. Hicaz'ın kafeyi arama stili çok marjinal: "Yaa biz geçen kış buraya bi' kafeye geldik. Sanırım adı 'C' ile başlıyodu. Bu sırada adı 'C' ile başlayan bi' kafe var mı acaba?" Birincisi; adam senin geçen kış geldiğin kafeyi nerden bilsin? İkincisi; 'C' ile başlayan kim bilir kaç kafe var. Üçüncüsü; saat olmuş 22.30 ve son otobüs en geç 23.15'te. Sen daha ne kafesinden bahsediyosun? Yok ama, biz o kafeyi bulucaz. Ve neyse ki bulduk! Kafenin adı "CEREN CAFE". 
   Hızlı bir şekilde girişimizi yaptık ve ortaya bir masaya oturduk. Şöyle bir menüye baktık ama tabii boyumuzu aşıyor. Hemen su olmaz, çay içelim dedik. Çayın adı da "Demleme Bardak Çay". Hemen garson kız sorduk: "Nedir bu Demleme Bardak Çay? Demsiz de mi oluyor?" Kız yapıştırdı cevabı: "Bazı müşterilerimiz onu 'Sallama Çay' sanıyor." Biz cevabı almanın mutluluğuyla Hicaz'la bir tavla atalım dedik. Hicaz ve lanet şansı beni alt etti tabii ki. Ama karşı masamızda tabu oynayan grup bizim daha çok ilgimizi çekti. Öyle büyük bir aşkla oynuyorlardı ki anlatamam. Kısa bi' süre masayı dikizledik ve ben Hicaz'a saatin 11 olduğunu haber ettim.

   Hala umurumuzda değil elbette saatin 11 olması. Meşrutiyete, satıcıların olduğu sokağa aktık hemen. Tuzluk satan 2 gençle Hicaz başladı muhabbete. Orda da bolca vakit kaybedince ben yine o iğrenç alarmların erken çaldığındaki halini andıran bir tavırla "Hicaz, saat 23.15" dedim. Yine bizde bir telaş yok. Son çare olarak otostop çekmeyi dahi düşündük. Ama sokakların kalabalığı bizi çekiyordu, ne yapalım. O ufak satıcıların sevecenliği inanılmaz bi' şey. Kalabalık ayaklar arasındaki o parıldayan, ışıldaklı oyuncaklar benim bile dikkatimi çekti. Hani annem babam yanımda olsa ufak bi' çocuğun zorlaması gibi "Anne, baba. Bana bundan alıııığğğnn." diyeceğim. Tamam abarttım ama öyle de güzeller.

   Sonuç olarak son otobüse yetişip Gölbaşı'na geçiş yaptık. Yine şanslı günümüzde idik.
   Yarın erkenden yine Kızılay sokaklarında yeni maceralar yaşamayı planlıyoruz. Hepinize hayırlı kandiller diliyorum. :)