11 Kasım 2016 Cuma

78 YIL SONRA DAHİ KENDİNİ ÖZLETEN ADAM ATA'M

   Her 10 Kasım'da olduğu gibi siyahlarımı giyip sol göğsümün üstüne Ulu Önderimizin rozetini takmış, matem ruhunu iliklerime kadar yaşıyordum. Sabah kalkıp derse giderken yarıya indirilmiş bayrakları gördükçe gözlerim doldu, süzüldü birkaç yaş yanaklarımdan. Güçlü olması gerekirdi böyle bir önderin evladı. Fakat ağır geliyordu kendisini yalnızca fotoğraflarda gördüğüm adamın 78. ölüm yıl dönümünde O'na layık olamamak. Kendisinin düşüncelerini ne derinlemesine biliyor ne de gösterdiği yolda durmadan ilerleyebiliyordum.
  Kızıyordum. çok fazla öfkeleniyordum Atam'a dil uzatanlara. Nasıl kötü şeyler düşünebilir bir Türk evladı Mustafa Kemal hakkında. Minicik çocuklar dahi büstüne, portresine sarılıp ağlarken bu insanların kalbi nasıl böylesine kaskatı olabilmiş? Sirenler acı acı bağırırken örülen kin duvarlarının dahi parça parça olması gereken yerde bu insanları daha çok nefret kaplıyordu. Bırakalım da delirsinler ne diyelim. Kıymeti bilinmeyecek şeylere tapıp asıl önem abidelerine uzak olsunlar, hiç önemli değil. O bize özel kalsın.
  


   O'na layık olamamaktan bahsettim. Evet, ne yazık ki O'na karşı böylesine derin duygular beslerken nasıl özümseyemiyorum O'nun şahane düşüncelerini? Bunun bir özrü yok zira kabahatimden daha büyük olur. Lakin ülke öyle bir durumdaki Atam'ın aziz düşüncelerini düşünmeye dahi sorunsuz bir gün geçmiyor. Tek layık olduğum konu bu ülkeye sırf O'nun adı var diye sadık olmam.




   Bu 10 Kasım gerçekten tüyler ürperten bir durum oldu. NE MUTLU TÜRK'ÜM diyen herkes Ata'sını ziyarete gitmişti akın akın. Hem de mecbur olduğu için değil, huzuruna varıp O'nu asla unutmadığımızı göstermek için. Her kesimden insan vardı. Bu bile gösteriyor ki böylesine güçlü bir adam birlik ve beraberliği bedeni bu dünyadan göçmüş olmasına rağmen sağlıyordu. İşte burada da görüyoruz ki O sadece bedenen aramızda değil. Mustafa Kemal ruhu, düşünceleri her yerde. Anıtkabir, bu düşünceyi barındıran insanlarla tıklım tıklımdı. Bu görüntüyü görünce yine diğer yaşları takip eden gözyaşı damlalarım birer birer gözlerimden ayrıldılar.
  




    Sosyal medyada da dolanan bir güzel görüntü vardı ki asıl beni can evimden vuran o oldu. Birbirinden tatlı iki büyük ecdadımız, Ata'mız için kalkmış, karşısında saygıyla duruyorlardı. Onlardan öğrenmesi gereken çok şey var bazı insancıkların.
   

   Teşekkürler Ata'm, bize bu ülkeyi armağan ettiğin için. Yüce şehitlerimizle omuz omuza bu ülkeye sahip çıktığın için. Bizler de bu ülkeyi Türk'ün evladı, Atatürk'ün ruhunun yansımaları olarak koruyup yaşatalım. Daima bizimlesin mavi gözlerinde ömrümü verdiğim Ata'm...

31 Ekim 2016 Pazartesi

YA ANNE NİMETLE NEDEN DALGA GEÇTİN?

           Hayat, insanlara birçok armağan sunar. Bazıları fark edilir, bazıları ise göremeyen gözlerin bakması sonucu kaçar gider. Annem bana verilen en güzel armağan. Görmeyi de o öğretti hazinenin değerini bilmeyi de.


Bizi neşelendirmek ve farklı şeylerle karşımıza çıkmayı seven benim biricik annem hafta içi çalışıp bize yemek yapamamanın verdiği suçlulukla enfes bir pazar kahvaltısı hazırlamış. Uyanıp da kahvaltı masasına geldiğimde önce anlayamadım. Bunlar yenecek bi şey miydi yoksa annem mutfağı tamamen masanın üzerine dökmüş de rastgele saçılan şeylerden ben bir anlam mı çıkarıyordum? Hayır, bu mümkün değil zira mükellef sofrada olması gereken küçük çatal, hepsi aynı desen çay bardakları ve şeker kullanmadığımız için çay bardaklarında olmayan çay kaşıkları. Bu bildiğiniz kahvaltı sofrası. Kıkırtı eşliğinde yaklaşan annem “Beğendin mi sofrayı?” dedi. Evet, bi cazibesi vardı ama ben yalnızca “Anne gerçekten mi? Oha mısır mı lan bu?!” tepkisini verebildim. Uyanıp sofraya gelen kardeşimin ise adeta kelimeleri bu durumu karşılayacak gücü kendinde bulamayıp içine içine kaçtı. Ortada bu kadar şaşılacak bir şey yoktu belki ama ben 20, kardeşim 18 yaşında. Yani anne sence de bu biraz yemek yemekten kaçan 4 yaşındaki çocuk kahvaltısı olmamış m

  Ama helal olsun benim valide sultanıma. İyi ki onun evladıyız. Neşeli neşeli kahvaltımızı yaptık işte fena mı?




Sanırım yavrular hep böyle şımartılacak varlıklar olarak görülüyor. Ben şikayetçi değilim bu durumdan. Keşke hep yavru olsam. Çünkü ben de bir yavru severken içimden onu alıp dünyanın en güzel şeylerini önüne sermek geliyor. Benden yitip giden kuşum Zeki’den sonra cesaret edip kuş almaya karar verdim (KUŞUM ZEKİ HAKKINDAKİ YAZIM SONRAKİ YAZILARIMDA KONU OLACAKTIR). Gözüm oradaki yavru köpeğe takıldı. Golden cinsi. Bir yavru köpek bu kadar oyuncu olabilir. Canım, nasıl da sıkılmışsa aldı parmağımı ağzına içeri doğru çekmeye çalışıyor. Ne sevimlisin sen öyle!
              


  İkinci kez anne olmanın verdiği mutluluk fakat kayıp yavrumun üstüne yavru tanımanın verdiği vicdan azabıyla bu yavruma daha çok sahip çıkmaya, onunla daha çok ilgilenmeye karar verdim. Henüz bir ismi yok, üzerinde düşüneceğim. Fikirleriniz olursa BELKİ değerlendirebilirim. Kuşumuz dişi bu arada. Kendisini ellerimle besliyorum. Alışsın anneciğine. Ah o küçük, sıcak ayakları… Belki benden bir parça değil ama onu öyle görüp sahiplenmek hoş bir duygu. Lütfen siz de bir parçanız olmasa bile hayvanlara hoşgörü ile yaklaşın. Malum, insanlar iyilikten anlamaz fakat hayvanlar biz insanlar gibi çöplük haline gelmiş bir bilince sahip değiller. Neşeli kalın ve başka kimsenin hayvanlara olan sevgisizliğini görmeyin.

19 Ekim 2016 Çarşamba

SERGÜZEŞT GIYBETTEN SONRA EN SEVDİĞİM ŞEY

               İnsan nasıl da gezmeden yoksun kalabilir anlamıyorum. İyi kötü bir şeyler okuyor, öğreniyoruz. Çok gezmenin sakıncası değil, tam aksi birçok katkısı var. Mesela Eminönü’nde balık ekmek yemek gibi. Gezerken yemek, insana daha çok şey öğretir. Lezzet üzerinden yorumlar yaparsın, yediğin mekan ile ilgili görüşlerin olur. Milyonlarca gereksiz bilgiyle ve özellikle birçoğu da yanlış bilgiyle donatılmışken deneyip de kendi yorumlarımızla bilgi edinmek gibisi var mıdır? Vardır be o kadar da değil.
                Eminönü’nde yediğimiz balık ekmek dışında pekişen dostluklar ve manzarayla perçinlenen huzur duygusu enfesti. Peki mekanın garsonu “Buyurun, balık ekmek yanında içeceği ücretsiz veriyoruz!” demesi. Güzel bir halkla ilişkiler çalışması olmayabilir fakat bu çağrı beni cezbetti ve oturduk manzaralı bir yere, açlığımızı balık ekmekle bastırmak ne kelime, yok ettik.
                Bir güzel çağrı da Ortaköy esnaflarından geliyor. Kumpir waffle alanına girdiğiniz ilk anda kendinizi dünyaca ünlü bir star olarak hissetmeniz muhtemel. Arkadaşlarla defalarca düşündük “Ulan bi daha geçsek de şöyle iştahlı iştahlı çağırsalar.” diye ama megalomanlığın alemi yok en nihayetinde. Kumpirimizi boğaz manzarası eşliğinde yedik ve sıra geldi waffle’ı nerede yesek meselesine. O kadar çok ki insan karar veremiyor. Trabzon’da Nesh Waffle vazgeçilmezimiz olunca başka yer de tat vermez oldu. Tabii biz zeki üçlü hemen çağrıya kulak verdik: “Waffle yanında içecek bedava!” durur muyuz, oturduk hemen. Waffle’ın güzelliğinden ziyade ne içsek diye bakarken benim pek güzel arkadaşım, temiz kalpli dostum “Ya ben sıkma portakal suyu söylicem.” demez mi?! Waffle 10 liraysa sıkma portakal suyu 20 lira yalnız, dikkatinizi çekerim. Öğrenci milleti olarak “esnaf bizi oyuna getiriyosa biz batırırız.” mantığı ile yediğimizin iki katı değerinde olan “bedava” içecekler listesine göz gezdirdik. Ben yine mütevazı bir tercih olarak Türk kahvesinden yana kullandım bu hakkımı. Lakin üç yürek, bir soru vardı akıllarda: “Bu bedava içecek hepsi için geçerli miydi?” Evet, oldukça gerilim yüklü bir an. Garsonu çağırıp şöyle bir taktik kullandım: “Şimdi biz waffle yedik ve bütün seçeceğimiz içecekler ücretsiz ya, ne içmemizi önerirsiniz?” Garson anlamamış gibi bakıp müessese sahibini çağırdı ve aynı soruyu ona yönelttiğimizde çakal sorumuz ardından gönüllere su serpen cevap gecikmedi: “Elbette menüde olan her şey tercihiniz olabilir.” İşte Türk’ün beleşçi gücü diye buna derim! Mekanı da böylelikle dolandırdığımıza göre günü büyük bi coşkuyla kapattık.
                Yerebatan sarnıcına büyük bir huşu ile girdim. Bu huşunun nedeni ise saftirik milletin suya para atması idi. Yahu öyle yapacağına ver bana. Ne beni uğraştırıyosun Medusa’nın ters başının yanında “Lan kamera burayı çekiyo mu ona göre eğilip paraları topluyorum.” diye. Balıklar benden daha yakındı. Hayvanlarla, en azından balıklarla iletişime geçebilsem belki bi ihtimalim vardı. Ama bilin bakalım Yerebatan Sarnıcı’na büyük bir huşuyla giriş yapan hangi Melike paraları toplayıp “Vay be ne güzel mekan.” diyerek çıkamadı. Cevap aşikar. Olsun, üzülmeyin. Önümüzdeki bankamatiklere bakacağız. Velhasıl gerçekten çok hoş ve serin bir yerdi. Gezmeden dönmeyiniz.
                Ah Erdal Bakkaaal, canım Erdal Bakkal. Bu güzel üç kız elbette birer Leyla ile Mecnun hayranı. O yüzden Sarıyer/Kireçburnu turu yapılmasa İstanbul bize küserdi. Ne hale gelmiş Erdal’ımın bakkalı. Hele Mecnun’umun evini ticari merkez haline getirip sırf evin bahçesini görmek için kişi başı 10 lira istemeleri. Ama helal olsun mahalleye giriş ücretli değil. Bu beni hayretler içerisinde bıraktı(!) Bir gün İstanbul’a taşınma durumum olursa mutlaka Sarıyer’de yaşamayı tercih ederim. Meşhur Sarıyer böreği ısmarlatırım gelen misafirlerime. Yalnız şaka başka köşeye, lezzetine diyecek yok. Huzur dolu ilçenin mideyi şenlendiren böreği. Diğer dünya lezzetleri bir yana Sarıyer böreği bir yana benim için.
                Ah, ne mi olmuş Erdal Bakkal’a? Büyük bir neşeyle izlediğim, kelimelerini dahi ezberlediğim dizinin uğrak noktası Erdal Bakkal’ı tanıyamadım. Görsellerde hem Erdal Bakkal’ı hem de Mecnun’un TİCARİ evini göreceksiniz.












(ERDAL BAKKAL)



                                                      (ÇINAR AİLESİNİN EVİ)


                Burada geçirdiğimiz birbirinden dolu 3 günü anlatmaya ne benim kelimelerim yeter ne de sizin o güzel gözleriniz okumaya dayanır. Bu sergüzeştimi yaşadığımız ironik bir hikaye ile sonlandırmak istiyorum müsaadenizle.
                Derin bir nefes alııın
                Arkanıza yaslanıııın
                Telefonlarınızı sessiz konuma getiriiin
                Veeee
                Hikaye başlıyor*
                İş geldi Galata Kulesi’ne çıkmaya. Hiçbir şey önemli değil de duyduğumuz bir efsaneye göre oraya kiminle çıkarsan gelecekte onunla evleniyorsun. E biz 3 kızız. Şimdi birbirimizle evlenemeyeceğimize göre… Kaldık mı biz ömür boyu sap! İnanın abartmıyorum ama bunu düşünürken yaklaşık olarak 20 dakika harcadık. Ya yalnız ölürsek, ya evlenemezsek, aman Allah ya evde kalırsak?! “N’oluyo lan.” dedik en son. “Kara kedi geçerken saçını tutmak gibi bi şey bu, hadi çıkıyoruz.” kararını verip çıktık. Allah sonumuzu eşli etsin ne diyeyim. Neşeli kalın ve benden başka kimsenin daha ilginç hikaye anlatmasına izin vermeyin. Kıskanıyorum sonra.

                *DEVLET TİYAROSUNA GİDEN DOSTLARIM BİLİR, OYUN BAŞLAMADAN ÖNCE BİR BEYEFENDİ SESİ BUNA YAKIN CÜMLELER SÖYLER VE BANA DA NİNNİ GİBİ GELİRKEN OYUNU İZLEMEYE KENDİMİ DAHA ÇOK VERİRİM. BUNU DA BURADA KULLANMAYA HEVES ETTİM. TEŞEKKÜRLER SEVGİLİ OKURLARIM.

18 Ekim 2016 Salı

DÖNÜŞÜM NASIL MUHTEŞEM OLSUN PET ŞİŞE MİYİM BEN?

                Kaç yıl oldu ben evladım yerine koyduğum bloğuma bakmayalı? İnanın son yayınımı ne zaman yaptım onu bile bilmiyorum. Ve işte geldim buradayım, ben bu işte çırağım!
                Gelin yine biraz görsellerle süsleyelim bu yazımızı her zaman olduğu gibi.
                Öncelikle bilen bilir, tuhaf ama bir o kadar herkesin sinsice yaptığı bir huyum var. Herkes benim kadar cengâver olamıyor bu konuda ne yazık ki. Niye yazık olsun canım? İş bana kalıyor nasılsa. Yerde gördüğü bozuk paralara bodoslama atlama huyu. Evet, bu huya bu adı verdim ve bence bunu bir değerlendirsin ilgili yetkililer. Kâğıt para olsa belki bu kadar atlayamam ama başım yerde yürür oldum. Bankamatik önleri favorim. Hasılat gün içinde 30 kuruşu geçmiyor. Şanslıysam 1 liraya kadar çıkar. Şans meleğinin işi çıkınca bu miktar 5 kuruşa kadar düşüyor. Yine Trabzon’da bozuk para avındayım, dolmuş durağında bekliyorum. O madeni ses, adeta bir sevgilinin “Yemek hazır gel bak köri soslu tavuk yaptım.” demesi gibi. Bir heyecanla koştum ve o 10 kuruş artık benimdi. Gün güzel başlamıştı.
  Baktığınız zaman acımasız görünebilirim. Fakat 1 kilo pamuk kadar yumuş yumuş ve bir o kadar da 1 kilo demirden daha naif bir yüreğim var. Gün sonunda özellikle gıybet de aldıysam keyif benim göbek adım. E ben de ne yapayım, binimum seviyede de olsa vicdani duygularımı doyuruyorum.
                Yine bilen dostlarım bilir, midesine düşkün bir 42 kiloyum (Ne yazık ki geçen hafta yaptırdığım testlerde 42 kilo olduğumu ve bunun 3 kilosu yağ 18 kilosu kastan oluştuğunu “Ulan bu 21 kilo yanak olmasın?” sorusuyla çelişirken öğrendim). Bu sıralar iştahım pek yok. Zamanında doyurucu bir sabah kahvaltısı ardından bir porsiyon kuşbaşı kaşarlı pide üstüne bi büyük waffle gömen ve akşam yurduna döndüğünde hamarat teyzemizin elinden çıkan yemeği de bi güzel mideye indirmiş yine de yiyecek şeyler arayan bir hanımefedi idim. Ne yazık ki günüm artık yarım öğünle geçiyor. Ay önemli bi hastalığım da yoksa kıyamet mi geliyor? Ihım neyse. Maşallah antilop gibiyim, kilo farkıyla.

                
Başka zaman olsa biriyle yemeğimi paylaşırken onüçmilyonsekizyüzatmışsekizbinbeşyüztetmişiki kez düşünürdüm ama işte hem vicdan hem mide küçülmesinden dolayı kuşbaşı kaşarlı pidemden ÜÇ 3 THREE III parça kedi kankama verdim. Doymadı, sıcak dinlemedi löp löp indirdi mideye. Helali hoş olsun canım kardeşim      
Hayat bu kadar kolay geçmiyor benim için. Zaman zaman derin acılar, talihsiz olaylar yaşıyorum elbette en az sizin kadar.
  Eee, yaz geldi. Evde yıkanacak bulaşık var, aman banyo çamaşır suyuyla temizlenecek, oy şurası ovalanacak gibi dertler olmadı için dedim ki “Salayım mı ulan Volverin gibi şu tırnakları?” Saldım tabii, azad ettim onunu da. Fakat acı dolu dakikalar çok da uzakta değilmiş. Staj yaptığım günlerde usulca ve büyük bir sevecenlikle mutfağa gittim ofisi çaylamak için. Sen bardak düşecek gibi ol, ben o bardağı tutacak gibi olayım. Tabii ki tuttum lakin on evladımdan biri canından oldu. Bardağı tutarken sen elimi tezgaha çarp! Ama nasıl çarpma. Ömrümden artık yaşanmamış günlerim mi gitti dersiniz yoksa “Aman canııım, en azından dokuzu sağlam.” mı dersiniz o sizin takdiriniz tabii. Acı bir şekilde kaybettiğim tırnağımın ardından aynı gafleti tekrar yaşamamak adına, biraz da iş yerinin nadide insanı Beratiye ablanın da ısrarı üzerinde geri kalan dokuz evladımdan da vazgeçmek durumunda kaldım. Böyle olmamalıydı. Bu masalın sonu böyle bitmemeliydi. Yoksa yarasamemeli miydi? Acım çok büyük, lütfen biraz anlayış…

  
Eh, Beratiye abla dedik de o dillere destan salatasını anlatmadık. Ayıp ettik, kınayalım hep beraber beni ve yazıyı yazan ellerimi. Durun be tamam! Hemen de hazırmışsınız cık cıklar eşliğinde kınama yağmuruna. Bilerek sona sakladım çünkü o adeta assolist bir salata. Ofisin lümpenliğine adeta çorbası bile 20 lira olan şık restoranın 50 liralık salatası gibi gelmişti. Yadırgadık mı? Tabii çünkü biz kim zenginiz ki böyle bir görüntü ve lezzet şöleninin şahidi olalım. Salatanın görsel zenginliği ile sizi baş başa bırakıp “Ay şimdi ne yazsam da okuyan kıymetli insanları bunaltmasam.” Diye düşüneyim. Neşeli kalın, benim kötü esprilerimden daha kötü espri yapmayın çünkü kıskanıyorum.