17 Eylül 2012 Pazartesi

Yaz Nasıl Geç-Miş

   Tabii ki "YATARAK!"

   Hayır yani daha heyecanlı ve atraksiyonlu geçiren varsa açık açık söylesin. Çoğumuz böyle geçirdik.
   Zaten tatilimin başında intihar etmem için geçerli nedenlerim vardı. Şöyle baktım da belki de tatilimin çoğunu Fatsa'da geçirdim. İlk gittiğimdeki o kasvet. Bi' tek kışın o yoldan geçen TIRların lastiklerinden gelen su sesi hoşuma gider. Ama yazın değil! Ben denize girmek için gelmişken değil. Ben de ne yaptım? Oturdum cam kenarında manzara izledim ne yapıcam.
   Haaa ama koltuğu da çektim miniminnaaaacık televizyonumun karşısına. Ne izledim? Tabii ki Halit Ziya Uşaklıgil'in ölümsüz eserinden Aşk-ı Memnu'yu.
   Buradaki yakaladığım iki ekran görüntüsünden birinde Deniz Hanım'ın (Matmazel) o masum ayağına fazlasıyla yatan surat ifadesi ve benim ruh ikizim olan Firdevs Hanım'ın felç gelmeden önceki yüz antrenmanlarından birisi yer almakta.



 
  
Balkonumuzda yemek yemek ayrı bi' zevk ama onu atlamayalım. İnsan daha bir iştahlı oluyor. Söz konusu kardeşimin mangalından kopup masaya gelmiş etler ve annemin elinden şaşaalı bir şekilde Halil İbrahim soframızın ortasına yerleşen salata olunca insan yemeden yapamıyor. 




   Fatsa sahiliyle güzel. Çorum'dan özenip meydanına yaptırdığı saatle de güzel. Yağmur yağınca da güzel ama ben taa nerelerden denize girmek için geliyorum sen gelmiş yağıyosun!
   Yok ama hata bizde. Akıl var mantık var, hiç yaz tatili için Karadeniz'e gidilir mi arkadaş. Doğru suç bizde. Ama hazırda ev varken, eş dost varken işimize gelmiyor. Tam da bu.
   O sahilden milyon kez yürümüşümdür. Kah topukluyla kah spor ayakkabıyla. Belki sevgilimle belki tek başıma. Yürümüşümdür ama baya.
   Tabii ki meydanda da en az gün içerisinde sekiz-on tur atmışımdır. Moda kafeye çıkıp hem muazzam aparatiflerinden tadıp hem de "Kimle gelip geçiyor, ım ım ııımm..." diyerek süzmüşümdür.


   Ünye Çakırtepe'de içtiğim kiviyi de unutamam. Bi' sıcak çikolata bi' de kivi... Bunları çoğu kafede denerim. Eğer iyi yapamamışsa orası zaten batsın ya, işletmesin.

   Tarlalarda mı gezmedik. İncir mi toplamadık. Kivi mi çalmadık. Biz her şeyi yaptık. Güzeldi tatilimiz ya. E herhalde böyle bitmedi tatilim. 



   Hesapta Ankara da var ki o tatilimin en güzelli merkezi.
   Sansasyonellikle dolu gezilerimiz, eğlencelerimiz, Gran Canyon'a binip ıslanmamız, akşam Hicaz, Mert, Melih, Erdal Ka, Efe ve ben ekibinin buluşması. Oy oy, nasıl özledim. AnkaMall artık bıkmıştır belki de bizden.

   Bir de o sokaklarındaki çilekeş ve bir o kadar da derbeder vatandaşların öfkesini dışarıya yansıtmaları yok mu! Yani ben o türden dile gelsem hiç hoş şeyler olmaz. Hayata bakış açım değişti resmen. Öfkelendim, hüzünlendim, isyan ettim ama sonra geçti.
   "ULAŞILMAZ DEĞİLİM YETİŞMEN MESELE"



   Belki bilirsiniz, benim pis bir alerjim var. 
   Neden olduğunu bilmediğim bir sebepten dudaklarım şişiyor. Bu dudak bu hale gelmeden önceki gece Yaso'nun acılı sosundan yemiştim. Ondan şüpheleniyorum. Zamanında bunun üç-dört katı büyüklüğünde şişmişti. Siz inanmıyorsunuz ama bildiğiniz DUDAK ÇENEME SARKTI. 
   Bu azıcık alerjik hali.

   Ve o muhteşem OKULSUZ üç ay böyle su gibi geçti gitti. Geçmiş olsuuuun. Yaklaşık sekiz ay kadar da okula mahkumuz.
   BAŞARILAR!

Gezimize NOKTA

   Samsun yine ecnebi bayan cinsel organı derecesinde sıcaktı! Pek bi' şey de yapmadık aslında. Valideciğimle gezdik bol bol. Alışveriş yapmadan olmaz tabii ama şimdi hatırladığım kadarıyla yalnızca yiyip içtik, alışveriş yapmadık.
   Kuğulu parka gittik fakat kuğu muğu yok ortada. Biz de balıklarla göz banyosu yaptık.

   
   Bir gece kalmamızın ardından sabah erkenden yola çıktık. 
   Hayret(!) Biz geldik ve Fatsa'da yağmur yok. Bakın bu çok şaşırtıcı. Size göre pek de tuhaf olmayabilir ama biz ne zaman Fatsa sınırları içerisine girsek yağmur yağardı. Bu sefer tam denizlik hava vardı fakat ben giremedim.
   Neden?
   Çünkü beynim basmıyor.

   Fatsa'da ufacık tefecik içi dolu turşucuk tadında arkadaşlarım var. Lakin birisi var ki Ortacık tatlıcık dışı dolu parfümcük -Allah'ım saçmalamayayım diyorum da yapamıyorum ki- tadında bir kardeşceğiziniz var. Kod adı "Gizem." Aslında gerçek adı da Gizem. O hep Gizemdi ve Gizem olarak da gider. -E yeter ama bu kadar saçmalama da Melike, aaa!- Kızın standart bir kokusu var. İşte bunu yapmayı çok istemişimdir. Yani sabir bir kokum olsun, "Burdan Melike geçmiş abiler." desinler diye istiyorum. Gerçi bazı durumlarda bu hoş olmaz. Hadi kaçakçılık yaptın, bi' şey oldu. Hemen kokundan bulurlar vallahi! Ya işte neyse. Bu arkadaşcığım da tanıdığım günden itibaren hep aynı kokuyu kullanıyor. Bu gerçekten benim hoşuma giden bir özelliği.
   Kendilerini ön plandan çekmeye çalıştım fakat hiç doğal bir poz olmadı. Bu yüzden arkadan çektim. Bilmem ne kadar estetik oldu. Kod adı Gizem de sol en başta, mavili karşimiz.


   Köye gidip ciğerlerimize temiz hava da çektik tabii ki. Renkler çok hoştu, içine ojemi de katında daha bi' cicili oldu sanki. Yalnız gören de köyde beni çok eğleniyor sanır. Hayır be, eğlenmiyorum.
   



   Tüm bu Fatsa gezimi de gölgemle bütünleştirdiğim zafer işaretimle sonlandırdım.

Son Gezimizden Amasya


 Hah işte geldi o beklenen gün(!) Nasıl hoş bir pazartesi nasıııılll!
   Tatilden dönmek zor oldu ama mecburduk hepimiz. Son bir turlayıp geldik. Amasya, Samsun ve ardından Ordu'yla gezimizi tamamladık.
   Her şeyden önce şu an bildiğiniz "çığırtkanlık" yapan çocuğu jülyen doğrayasım var. Yok yani bu güne özel bir şey de değil. Bu çocuk her gün böyle. Aptal yaratık!
   İstikametimiz Fatsa'ydı. Kışın gitmem mümkün olmayabileceğinden son kez gidelim de o muazzam havasını soluyalım dedik.
   Ondan önce Amasya'ya uğradık. Ve orada yaklaşık bir senedir böğürtlen yemediğimi hatırladım. Hemen elceğizlerimle toplayıp bir güzel yedim.
   Amasya'da geçirdiğimiz o bir gece fevkaladenin fevkinde bir gündü. Belki bir Amasyalıdan daha çok şey biliyorumdur. Mehmet amca sağ olsun.
   Kısaca aileden de bahsedelim; Mehmet amca babamın askerlik arkadaşı. Fatma teyze eşi oluyor ve tanıdığım en sıcak kanlı insanlardan birisi. Kızı Büşra benden bir yaş küçük olmasına rağmen gerçekten olgun kız. Oğulları Rahman ile pek iletişime geçemedik. Soğuk bir tip gibi. E bu kadar da bilgi yeter.

   Gece Amasya bir başka güzel. Sabah da gezemezdim ben o sıcakta. Böylesi çok daha güzel  oldu. Tam yaşanılası bir şehir.
   Hemmeeen edindiğim o külçe altın değerindeki bilgilerimi sizinle de paylaşayım da gidince "Bu ne len şimdi?!" demeyin.
   Önce Sultan Beyazıt Camii'yi gezdik. Aynı zamanda buraya "Terazili Camii" adını da vermişler. Onun nedeni de şu; Caminin iki yanında iki kolon var. Eğer camide bir eğilme olursa bunlar dönmüyor. Fizik kurallarına aykırı değil. Sonra "Ya bi' yürü git işine!" nidaları atmayın bana.

   Şaşırdığım bir şey daha; caminin hemen giriş kapısının solunda tahtada yazılar var. Bunlar Kur-an'dan ayetlermiş. Bunu yazan da 55-60 yaşlarında çok muhterem bir amcamızmış. Yazının mükemmelliğine dikkat edin. Ayrıca adam bunu birkaç dilde yazıyor. Ben çok şaşırdım açıkçası.
   



Amasya'ya gidip de "Bülbül Sarayı"na gitmemek olmaz-mış. 

Sizce nedir Bülbül Sarayı? 

Bi' gözünüzde canlandırın.
Canlandırdınız mı?
Ve bakın şimdi çok yanılacaksınız.

İşte Bülbül Sarayı yandaki fotoğrafımızda.
Bakayım şaşırdınız mı?
Yooo.
Ya işte neyse. O zamanda bülbüller için yapılmış özel bir yuvaymış. Amasya'ya gidip de burası görülmeden olmaz-mııış.

   Şöyle de bir dipnot geçelim; Amasya arkadaşlar, önceden İtalyanlara aitmiş ve adı Amesseia imiş.
   Her yerin kalesi var da Amasya'nın olmaz mı? Hem de en afillisi olur. Kraliyet mezarlıklarıyla, sırrı çözülemeyen kanallarıyla bir kalesi var. Buna da yine İtalyanlardan kaldığı için "Harşena" Kalesi de denmekte. Çok güzel görsel zenginliğe sahip. Umarım Amasya bu özelliğini hiç kaybetmez. Bu durumda insanlarımıza büyük iş düşüyor.



   Her yeri tarih kokuyor güzelim memleketin. Her bir anlatılan özel bilgiyi tek tek hem kendim için hem de sizler için not aldım.
   Çorumlu hemşehrilerime de bir sürpriz yapayım dedim. Gerçi sürpriz ansızın olur ama bi' incelik mi desek ne desek bilemedim. Kafe isimleri öyle tuhaftı ki. Lakin bir kafe vardı, işte o en samimi, en içten, en Çorumca kafeydi; "Hadi Heeri"




Tatilimizin bir kısmı da böyle bitmiş oldu. Çok çok güzel ve pek yararlı bilgiler de elde ettim. Geriye kaldı Samsun-Fatsa gezisi. E onuda diğer yazımızda anlatalım baaaari.

9 Eylül 2012 Pazar

Rengarenk Kurabiye!


   Bu konuda artık sınır tanımıyorum. Sanırım bundan sonraki hayatımda sadece kurabiye yapabilen bi' hatun olucam.
   Laf aramızda, kurabiye ve tatlı şeylerden pek haz etmem.
   Efeeeğğm bugün gıda boyasının yüksek katkılarıyla kurabiyelerimize yeni bir boyut kazandırdık.
   -Kendimi yemek tarifi bloğu gibi hissediyorum şu an-
   Elimin hamuruyla başladım mucizeler şey etmeye.
   Yapımı çok kolay olduğu için sık sık yapıyorum ama bu pek bi zahmetliydi. Gıda boyası feci şekilde bulaşıcıymış ben onu anladım öncelikle.


   
   
   Hamurları renklendirmek bile abartısız yarım saatten fazla zamanımı aldı. Yine bu basit tarafıydı.
   Ben desen vermek istedim. Bunlardan surat yapması falan fıstığı kolay olanı. Ben gittim en cafcaflı olanını seçtim. Ne? İç içe renkli halkalar.
   Hepsini oklava yardımıyla bir güzeeel açıp üst üste koyduk. Sinir kat sayım arttı tam bu aşamada. Açarsın açarsın hamur yırtılır. Üst üste koyarken bir sürü sorun sıkıntı. Ama en sonunda başardım tabii. Valide de yardım etti, tamam. Çok az. Kurabiye konusunda yardımı sevmiyorum. Zira başarabildiğim tek mutfak faaliyetim.



   Mutlu sona çok az kalırken ben baya baya pert oldum. Ayakta uzun süre durmak hiç benlik değil. En eğlenceli olay kesmekti herhalde. Bakın yemek demiyorum çünkü cidden sevmiyorum yahu! Sevmiyorum değil de düşkünlüğüm yok.
   

   Kesmeden önce çok moralim bozuldu aslında. Çünkü baktım ki kırmızı "altta kalanın canı çıksın" durumunu örneklemiş bize.
   Sonuç olarak kesip yağlanmış tepsimize yerleştirdim. Canlarım, nasıl da masumdular.
   Damla çikolatayı çok severim ben.



   Üzerlerine beşer beşer damla çikolatalarımı da yerleştirdim ve son yolculuklarına uğurladık.
   Yengem tarifini isteyip duruyor ama el lezzeti diye bir şey var ve bu hamur işi olayında elimde fazla bir lezzet yüklenmesi oluyor sanırım. Benim poğaçalarım da çok meşhurdu bir sıralar. Üstadım annem olmasına rağmen hamurun kıvamını nasıl böyle güzel tutturduğuma şaşardı. Aynısı kurabiyede de oldu işte.
   Fırından çıkan kurabiyelere benim çok sevinip
 heyecan yapmam gerekirken annem benden fazla coşkulandı. Kurabiyelere iltifatlar, sevimlilikler falan. Yahu ne sıkıcı bir insanım bende. Evde dura dura depresife bağladım. Sevinemiyorum, gürültüler sinirimi bozuyor.
   En iyisi artık ben yemek yapmayı öğreneyim. Hızlı bir geçiş olacak ama kurabiye kurabiye nereye kadar.
    


   Allah'tan yaptıklarımı yemiyorum. Çok kısa periyotlarla yapıyorum kurabiyeleri. Hani her yaptığımı yesem 1-2 ay içinde obezite olacağım aşikar.
   Not: Yok size tarif marif. Tamam çok acımasız oldu ama dedim ya EL LEZZETİ. Yoksa niye vermeyeyim canlarım benim.

Malzemeli Çorum Gezisi

   Sıkılıyoruz yahu valideyle.
   Tek eğlencemiz kahve içip bulmaca çözmek.
   Dün bi' farklılık yapıp şehir içine geçtik işte. Evin birkaç eksiği vardı. Hem de gezmiş şöyle hava almış oluruz dedik.
   Ne çok malzeme varmış sokakta. Malzemeden kastım konu malzemesi canım. Yoksa tabii malzeme olacak.
   Öncelikle buradan gelecekteki eşime ve kaynanama sesleniyorum; "Bana çeyizlik öyle yatak yorgan şey etmeyin, bana aparat alın bol bol. Bakınız fotoğrafla örneklendiriyorum şimdi."

   Kazak sahibi olucam yakında. Onun için de annem cici mi cici renkte bi' ip aldı. Bitsin, onuda sunucam size.
   Eve dönerken de çok sansasyonel şeylerle karşılaştık.
   Bu mağaza vitrinlerindeki mankenlerin benden çok kıyafeti var. Adamlar her gün başka bir şey giyiyor. Şu zamanda vitrin mankeni olmak varmış. Fakat bir tanesi var ki tam bir ikoncan. Çok da şık caaağğnııım.
 


   Kışın yaklaştığını da vitrinlerden anlıyoruz. Çok severim kışı. Bi' üçlü var; battaniye - kitap - kahve. Allaaaşkına hanginiz bu üçlüde mutlu mesut yaşadınız? Benim bildiğim kış; akarken donan sümük, grip, çatlayan eller. Yok kahvesiymiş de battaniyeymiş. Ben daha çok okulda vakit geçiriyorum. Bu yüzden kalorifer peteği battaniyeden daha samimi geliyor bana.
   Bir de küçük bir satıcıda şunları görünce "Kış üçlüsüne battaniye çıkarılıp bu getirilsin!" dedim.


 Bunlarla da bitmedi gezimiz.
   Renkli kurabiyelerimiz için gıda boyalarımızı aldık, mankenimizi görüp imrendik, patik tarzı yünlü giyecekleri de gördük ve o Çorum'un elit aracını, özel günleri süsleyen adeta bir küheylanı da görmeden edemedik. Adam her duruma karşı hazırlamış aracını. Sünnet düğünü için kaputun üstüne Pepe, alengirli süsler...
 

 
  Gezimizi eve yakın "Nasib Fırın" kafasıyla bitirdik.
   Bazen bizler de çok keşmekeş bir hal alıp geri kafalı olabiliyoruz. Nasib Fırın bunun en açık örneği.
   Adam ya kıyımsız bir insan, yıllar önce astığı yazıyı çıkaramıyor ya da hala bir şeylerin değiştiğinin farkında değil. "Ekmek 500" pek de normal değil çünkü.
   Keşmekeşliğe gelirsek "Dünki ekmek bulunur" Hey gözünü sevdiğimin konuşma diliiii! Bu konuyla yani "dünki ekmek bulunur"la ilgili espri bulmaya çalıştım ama yazının kendisini başlı başına bi' espri. 

   Böyle güldük, eğlendik, gezdik, yorulduk. Yolda gelirken canımız kısır mı çekmedi, mantarlı tavuk, zeytinyağlı yaprak sarması. Gerçi bu yiyecekleri hangi zaman olursa olsun saysınlar benim canım yine çeker. Demek ki o ana özgü bir şey değilmiş.
   Hemen bizim mutfak ustası Yasemin kampomuzu aradık. "Bulguru ıslat, sebzeyi biz alıp geliyoruz" komutuyla bizim Yaso direkt işe koyulmuş. Bize yalnızca gidip yemesi kaldı. Peki oradaki oturma seansımız bitince ne mi yaptık?
   Tabii ki gelip BULMACA ÇÖZDÜK!


8 Eylül 2012 Cumartesi

Katil Alarm

   Gerçeği rüyamda yaşadım.
   Bu olaya da ayrı sinir oluyorum.
   Alarm sesim bildiğiniz tehlike çanı.
   Hafta içine ayarlı ama cuma günleri dershane olmadığı için e haliyle kalkmıyorum.
   Rümyamda bi' alarm!
   "O alarm 1-2 saat susmuyor, kapatamıyoruz." diyor birisi.
   Allah Allaaaaah! Canım alarm kapatılmaz mı?!
   Bana sanki rüyam 1-2 saat sürdü gibi geldi.
   Telefon da yastığımın altında.
   Baktım cidden alarmım çalıyor.
   07.27'ye ayarlı olan alarmım 07.31 olmuş haaaaaaaaala çalıyor!
   Alarm dediğin cevap alamayınca 30 saniye, bilemedin 1 dakika içinde susar.
   Neyse ki kapattım da hem o lanet kabustan kurtuldum hem de tatlı mı tatlı uykuma devam ettim.

7 Eylül 2012 Cuma

BİM! O Bir Dünya Markası

   Merhabaaayynlaaar.
   Evet tamam, salak bi' giriş oldu.
   Çok sıkılıyorum yaa. Bildiğiniz gibi değil, bilmediğiniz gibi hiç değil.
   Kardeşim de Ankara'ya gidince beni iyice bunaltı bastı cancağızlarım.
   Acım "bööğğyüükk!"*
     *Dershanede coğrafyacımız aynen bu şekilde konuşuyo. Adamın "k"leri "g" yapma ve "ğ"ye büyük ilgisi var. Bulaştı bana da haliyle.
   
Adeta marifetmiş gibi formasını giyip armasını öperek fotoğraf çekinen ergen erkek gereksizliği kadar gereksiz yaşıyorum.
   Bir de bugün sokakta istemeden de olsa duyduğum "Polifonik sesli olan vardıııaaa" diye tabiri caizse "ANIRAN" erkeğin çaresizliği kadar çaresizce soluk alıp veriyorum.
   Günler böyle mutlu mutlu, rengarenk(!) geçmekte.
                                                                                      Melih gittiği gün annemle alışveriş yaptık. 

   Nerden?
   Tabii ki çok popi, fenomen ve bol çeşit markası olan BİM'den.
   Dershanede aldığım özel ve güzel bilgiler bu zincire sempatimi arttırdı.
   Adamların ürünü özel üretimmiş. Yani bilindik markalar yapıyor fakat ayrı bir isimle.
   Bakın erinmedim, üşenmedim bunu sizin için belgeledim.
   Doyfarm olabilir ama bildiğiniz "Şenpiliç" imzalı. Kendimi Savaş Ay gibi hissettim. 





   Çok daha önemli bir şey var! Niye gidip bir erkeğe kul köle olayım ki "kakaolu süt" varken.
   Öf erkek nerden çıktı bee. Örneğime küfredesim geldi.

6 Eylül 2012 Perşembe

Ölüm Anlamını Kaybedince

   Haber izleyemez oldum. Bu hale geldim en sonunda. Aslında uzun zamandır bu haldeyim.
   Her an farklı bir katliam haberi. Yaslar, ağlaşmalar, acılar... Bu yıllardır böyle. Bir türlü dur diyemedik. Propagandalar oldu, yürüyüşler, çabalar. Fakat ortada neticelenen bir durum yok.
   Tamamen kendi düşüncemi aksediyorum. Kiminiz "Ne kadar duygusuzsun" "Vatan haini misin?" olarak çıkışabilirsiniz ama bi' düşünün; her gün yeni bir dehşet. Neden hep şehitlerimizin haberi sunuluyor, abartılıyor da leş haline gelmiş teröristlerin ölümleri, yok olmaları gündeme getirilmiyor? Sanki medya Türk halkının yüreğini sızlatmak için kasten yapıyor bunları.
   Açık söylemek gerekirse bu olayın ilk filizlendiği -gerçi hiçbir zaman sönmedi- günler içim parçalanıyordu. Çocuktum, hala öyleyim ama alışır hale geldim. Bu haberleri duyduğumda hala üzülüyorum. Lakin heder olamıyorum. Zaten heder olmakla bir şey başaramam. Başaramayız. Sizce de artık sıradanlaşmadı mı şehitlerimizin ölümü? Basit hale getirilmedi mi? İktidarı eleştirerek veya olan olaylara kahrolarak bir şeyler beceremeyiz. Klavye üzerinden vatanı savunup PKK yanlılarına küfrederek bir şeyleri alt etme çabası neye yarar?
   Durup izleyelim demiyorum. Asileşip reklam yapalım da demiyorum. Bu konuda herhangi bir şey demek bana düşmez aslında. Sadece ölüm zamanla hafife alınacak bir hale gelicek. Benim üzüldüğüm nokta da bu.

5 Eylül 2012 Çarşamba

Songs: ohia - Loiness

*Bu da kitap yanında iyi gider diye.

Mürekkep Kokusu

   Valideciğimle yürüyüşe bari çıkalım dedik. "Hem kitap da alırız." deyince ben durur muyum! Beş dakika içinde hazırlanıp çıktık.
   Yürüyüş sonunda gittik, aldık kitabımızı.
   Hiç eve gidesimiz gelmedi, şöyle bir mağazaları dolaştık.
   Ha. Aldığım kitap mı?
   Yüz temel eserden devam.
   Mert "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"i önerdi ama o yoktu.
   İki kitap aldım ama ben Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun "Kiralık Konak"ına öncelik veriyorum.





Adalet Hızlılığın Temelidir

   Hava yine sıcak yine sıcak! Yahu sevemiyorum bu aşırı güneşli havayı. Senede yalnızca bir ay güneşli olsa hava bana yeter. Hırka, bol kazak giymeyi seviyorum. Ama özellikle iç anadolunun şu anlık durumu buna müsait değil.
   Dershanede güzel bir harita bilgisi dersi dinlemekteydim ki kapı çalındı, içeri bay sekreter abi girdi. "Melike Nur Balçık burada mı acaba?" diye sorunca hızlıca gözlerimi kaldırdım, anlamsızca baktım. "Hemen hazırlanıp aşağı inmen gerek, velin geldi." dedi. Allah Allah. Ne alaka şimdi? Çıktım caaaağnım harita bilgisi dersinden. Hemen arabaya bindim. Mahkeme varmış bugün. Hemen kısaca onu da özet geçeyim...
   Bundan yaklaşık 3 sene önce dayımın eski nişanlısı ve babası bana hakaret içerikli mesajlar atınca ben de dava açtım. Olayın özü bu.
   Gittik adalet sarayına. Ben hangi gün kaçta olduğunu bilmiyodum. Zaten gitmesem polis zoruyla götürülecekmişim. Mantığa gel mantığaa! 3 senedir sonuçlandırmıyosunuz davayı, ben size zorla bi' şey yapıyo muyum? Pedagogla görüştüm, duruşma oldu falan derken a-a! Bitti mahkeme. Bu muydu yani şimdi beni 2 dersten eden? Bırak abi. Bi' de adalet var derler. Al işte. Gitti benim harita bilgisinden alacağım yararlı bilgiler(!)
   Ama daha korkunç bir şey oldu biraz önce.
   Şey.
   Ben korktuğum bi' şey yaşadım.
   Yok, arkamdan birisi yürümedi.
   Kurt çıktı.
   Erikten.
   Yemedim ama.
   Yani kurtcuğu.
   Annem: "Amaaan, şundan mı tiksindin. Ne güzel de rengi varmış. Ay ay!"


4 Eylül 2012 Salı

Hayatın Minnacık Anlamı

   Ne kötü oldu Hicaz'ın bugün gelmemesi. Her şeyi hazırdı, biletini de almış ama son anda ailesi izin vermemiş(!) Gelseydi ciddi ciddi çok güzel olacaktı ama işte...
   Dershaneden çıktığım gibi parfüm almaya gittim. Yok ki şöyle "Bu koku tenine çok yakıştı canım." diyecek yağız. Odun gibi girdim içeri. "Mmm, bana şöyleee çiçeksi, olgun olmayan bir koku önerebilir misiniz?" deyiverdim. İçeri girerken de konuya nasıl bir cümleyle girsem diye düşünüyordum. E parfüm alacaksın daha kafanda nasıl bir konuşma planlıyosun?! Sanırsın üniversitede tez veriyorum. Gerçi daha önce tez vermedim ama... Ayrıca "olgun olmayan koku" nedir yahu!
   Konuşması böyle zor bir mekandan iki parfüm aldım. Yine kurabiye günüydü bugün. O kadar dalgındı ki kafam hamuru güzelce yoğurdum ettiii i i i m...
   Ne unutmuşum?
   ŞEKERİ UNUTMUŞUM!
   Böyle de dalgınlık mı olurmuş yahu!
   Şu an fırından güzel kokular geliyor. Hayatın anlamını kurabiyelerimde buldum. Gideyim de çay koyayım bari.

3 Eylül 2012 Pazartesi

"Beni Çok Etkilediniz"

   Ahh, spor yapmayalı ne uzun zaman olmuş. Öykücüğüm olmasa çarşaf edasında sere serpe yatıyor olacaktım.
   Eşofmanı çektim üzerime. Zaten dershane için erken kalmışım, bir de sıcakta şehir içini dolaşmışım. Düşünün; annemle, kardeşime pantolon baktık! Hayır yani çocuğun bedeni yok. Onun bedenine uygun pantolonu bulana kadar git Çorum barajında elinle balık tut. Demem o ki o kadar zor iş kardeşime pantolon bulup almak.
   Birkaç tur yürüdük, biraz egzersiz yaptık. Öykü'yle ağız tadıyla spor yapmak ne mümkün. 5 dakika içinde yorulup oturuyoruz. Tesadüfen dil anlatımcı Zeliha örtmenimizi de gördük. Bu da minnacık bir ayrıntı.
   Asıl konuya geliyorum şimdi...
   Spor -siz bunu yürüyüş olarak bilin- bittikten sonra e haliyle eve dönmemiz gerekti. Tek başıma yürüyorum yine her zamanki gibi. Takıp kulaklığı müzik de dinleyemiyorum. Mp3 çalar almam lazım en kısa zamanda. Ihım. 
   Arkamdan gelen insanlardan nefret ederim. Yani kaldırımda yürürken. Çabuk da hissederim birinin bana yaklaştığını. Hiç hoş bulmadığım bir durum. Ürkerim de o durumda açıkçası. İşte korktuğum başıma geldi!
   Arkamdan hızlı hızlı yaklaşan ayak sesleri. Kafamdan da "aa vanna seddıl daaaoovvnn!" diyerek konser veriyorum kafamın içinde. Bu yüzden çocuğun ilk söylediğini anlayamadım. Yaklaştı "Pardon, rahatsız edicem ama beni çok etkilediniz." dedi. Pardon mu? Etkiledim mi? Çıkmışım eşofmanlarla bi' de utanmadan etkilendim diyor. E tersledim doğal olarak. Hızlıca yürüdüm o da koşarak yine dibimde bitti. Kırmızı tişörtü, altınla yan yana koysan fark yaratmayacak dişleri, elinde bir çanta, hafif uzun saçlar ve zavallı bir tip. Cebinden numarasını çıkardı. Sanırım adı "Emre." Yani kağıtta öyle yazıyordu sanırım. Şöyle bir göz attım da. "Lütfen numaramı alın. Ben gidince yırtıp atabilirsiniz." demez mi! Hı sen öyle dedin ben tav oldum. Anlamsız bir şekilde suratına bakıp "Yok, sağ ol." demekle yetindim. Yorgun olmasam günün sinirini ondan çıkarabilirdim fakat yorgundum işte.
   Feminist duygularımın tavan yaptığı tarihti bugün.

2 Eylül 2012 Pazar

Siz de Hatırlayacaksınız

   Dün Ankara'dan dönerken, Kırıkkale molasından sonra radyoya kulak verdim. Şimdi telefonum da yeni. İçinde ne bir müzik ne bir şey. Zaten şarjım da bitmişti. Uyumuşum. Bir ara uyandım ve kulağıma bir melodi çarptı. Çocukluğuma hızlıca gelip gittim. Kimdir bunu söyleyen, şarkının adı nedir... Aklımda nakaratını tuttum. Belli ki çocukken de çok dinlemişim, unutmadım. Hemen Mert'e danıştım. Başta Hande Yener deyip bir yanılgıya uğrasa da Yonca Lodi olduğuna karar verdi. Buyrunuz;

"İskilip Hatırası"

 
   İskilip gezimizi hatırlıyorsunuz. Orada anlatmadığım ufacık bir parça var.
   Açık hava bir kafe tarzı mekana gittik. Kuzenim, kardeşim ve ben oturuyoruz. Amcanın birisi kemerini açtı usulca, e korktuk tabii. Ardından sakince geri taktı. Birkaç adım attı. Hala ne yapmaya çalıştığını anlamış değilim ama görünümü beni çok etkiledi. Pek cesaret edemedim üzerimizde sigara falan söngürür diye önden görüntü almaya. Arkadan görünüşü bile çok etkileyici. 

   Bu da ufacık tefecik bir ayrıntıydı.

Stüdyo Havası

   Öyle bir şey ki fotoğraf stüdyosuna mensup olmak, öyle simalar görüyosun ki bazen bir daha görmek istemiyorsun, bazen hayran kalıp kadraj içerisindeki suratı izliyorsun. Fakat bir fotoğrafa denk geldim. Bildiğiniz bayağı bayağı inceleyip süzdüm. "Abi yok ama artık bee!" dedim hatta fotoğrafa karşı durup. "Nasıl bir cesaret, nasıl bir azim" diye sordum durdum kendime.
   Belki üzerinde durulduğunda fotoğrafta bir şey yok ama bakışta gerçekten "Hadi canım bu ne?!" gibi bir tepkiye maruz bırakmamıza neden oluyor.

    
   Bu stüdyo tarzı tezgahı olan işletmeler de kötü. Bir de bu konuya değinmek istiyorum. Yani sen şimdi çalışanlarla ya da arkadaşlarınla yemek yiyorsun, çat bir müşteri geliyor. Onun kokusu, belki çıtırtısı, belki de şapırtısı müşteriyi etkileyebilir. Biz de müşterilerimizi ve en önemlisi kendimizi düşündüğümüzden şöyle bir çözüm bulduk;
   

   Denemeyin ama, pek işe yaramıyor. Zaten işe yaramasını bekleyemezdik.

Tarihte Seken Top

                                                                             Dükkanın önünde su savaşı dahi yaptık. 
   E hava sıcak, eğlence gelse de bizi bulsa diyoruz. Eğlenceyi biz yarattık. Melih almış 3 tane balon, "Hadi su savaşı yapalım." Sen üç balonla nereye su savaşı yapıyosun. Maksat balonu patlatmaktı ama n'oldu? Benimki patlamadı, bildiğin SEKTİ! Kaç kere var gücümle yola fırlattım ama inat etti patlamadı. Tarihe patlamayan top diye geçirmek çok isterdim ama en sonunda üstün başarım sonucu pert edebildim balonu.
   Akşam da şişelere doldurduk. Bu sefer baya baya ıslandık. Yoldan geçen insancağızlar bize deli gözüyle bakıp kimisi de "Ay gidin başka yerde oynayın bee!" gibisinden yakarışlarda bulundular. Erdal Kaya dükkanda yoktu. Olsa zaten böyle bi' şey yapamazdık. Etraf ıslanınca başladık temizliğe. Zaten bu dükkanı ne kadar temizlersen temizle ben hiç tamamen temiz olduğunu görmedim.
 

   
*Yeşilimsi olan da Hicaz'ın bikaç kez sekip daha sonra delinme sonucu can veren balonu.

Orası "Bizim Park"

   İşte o park dile gelse ne kadar eğlendiğimi o bile anlatamaz. 
   Çekimin olduğu akşam Efe'yi de aldık, Hicaz, Melih, ben çıktık. Mert de parkta olucaktı. Mert hiç erken gelir mi? Biz de Efe rahat rahat gezsin diye serbest bıraktık. Bikaç gün önce çiftliğe gönderdi Erdal Ka. Kafesten kaçmış toprağı kazarak. Zekaya bakar mısın! Biz nerden bilelim parkta da kaçacağını. Yaklaşık 1 saat kadar peşinde koşturduk. Mert geldi, biz onunla parka geçtik. Ardından Hicaz ve Melih geldi. Çok kısa zaman sonra da Erdal Kaya.
   Efe gelene kadar n'apsak n'apsak... Sessiz sinema oynayalım dedik. Bunların hepsi gerçekten yazıya dökülemeyecek kadar muhteşem şeylerdi. Ha, Mert'in annesinin yaptığı kurabiyeleri de unutmamak gerek. O yüzden geç gelmiş çocukcağız. Hızlı okuma kursundan ödüllü bi' yarışma başlatmışlar. Kelimeleri vermişler, kompozisyon yazmalarını istemişler. Bu sayfanın sonuna geldiii, ne yazacağına karar veremediii, daha sonra beni şaşırttı. İşte burası kaleme alınmaz canlarım.
   Mert Tosun okuyor yaa. Adamın hayalinde hakim olmak var. Arada geri vitese takıp avukat diyo ama bu çocuk adam olucak.




Birisi İş Teklifi Dedi

   Muhteşem bir 6 gün geçirdim diyebilirim. Şimdi bunları tek seferde anlatmak çok zor zira yaşadığım şeyler kaleme alınamayacak kadar yaşanılası şeyler. Ama şöyle parça parça üzerinden geçelim.
   Hiçbir zaman sıralaması yapmadan aksedicem olayları. Yoksa zorlanıyorum. Öncelikle gittiğimiz çekimi anlatayım. En farklı günlerimden biriydi.
   Dikmen Vadisi'nde gelin-damat çekimi vardı. Erdal Ka, Hicaz'ın da isteğiyle bizi gönderdi çekime. İlk albüm çekimi tabii Hicaz'ın. İkimiz de banal insanlar değiliz, farklılık yaratma peşindeyiz. İlk çekim olmasına rağmen yarattık da bu farklılığı. Gayet güzel sonuçlar elde ettik. Tabii gelin ve damat o kadar rahat ve sevecen olmasaydı biz bunu beceremezdik. Ya aslına bakarsanız bizim yanımızda olup da mutsuz olacak insan da pek nadirdir. Ehem.
   Bu çift bizi öyle sevdi ki düğünlerine davet ettiler. Saat de geç oldu ama belki bi' şeyler atıştırırız ümidiyle gittik. Ufacık bir tekneyle gölün karşı tarafına geçtik. Şimdi bırakın yemeği bir köşeye. Hicaz iş teklifi aldı! Vallahi. Oranın çekimini yapan ekip Hicaz'a da birkaç kare çektirdi. Ben hala öğrenci durumundayım, nereye çekiyorum. Hicaz'ın enerjisini, becerisini çok beğenmiş adam. Stüdyo Boyut çalışanıymış. Hani merak edersiniz diye. Biz patronumuzdan, işimizden memnunuz ama aklımızda bulunsun diye aldık numarasını adamın. "İş olmasa bile abilik etmemi isterseniz haberim olsun." dedi.
   Öyle hoş öyle güzel gündü ki! Yorucuydu ama yahu. Akşam bizim hep birlikte gittiğimiz bi' park var. Orda da fazlasıyla yorulduk. Onu da farklı bir konu başlığına alayım bari.