
İnsan
nasıl da gezmeden yoksun kalabilir anlamıyorum. İyi kötü bir şeyler okuyor,
öğreniyoruz. Çok gezmenin sakıncası değil, tam aksi birçok katkısı var. Mesela
Eminönü’nde
balık ekmek yemek gibi. Gezerken yemek, insana daha çok şey
öğretir. Lezzet üzerinden yorumlar yaparsın, yediğin mekan ile ilgili
görüşlerin olur. Milyonlarca gereksiz bilgiyle ve özellikle birçoğu da yanlış
bilgiyle donatılmışken deneyip de kendi yorumlarımızla bilgi edinmek gibisi var
mıdır? Vardır be o kadar da değil.
Eminönü’nde
yediğimiz balık ekmek dışında pekişen dostluklar ve manzarayla perçinlenen
huzur duygusu enfesti. Peki mekanın garsonu “Buyurun, balık ekmek yanında
içeceği ücretsiz veriyoruz!” demesi. Güzel bir halkla ilişkiler çalışması
olmayabilir fakat bu çağrı beni cezbetti ve oturduk manzaralı bir yere,
açlığımızı balık ekmekle bastırmak ne kelime, yok ettik.

Bir
güzel çağrı da Ortaköy esnaflarından geliyor.
Kumpir waffle alanına girdiğiniz
ilk anda kendinizi dünyaca ünlü bir star olarak hissetmeniz muhtemel. Arkadaşlarla
defalarca düşündük
“Ulan bi daha geçsek de şöyle iştahlı iştahlı çağırsalar.”
diye ama megalomanlığın alemi yok en nihayetinde. Kumpirimizi boğaz manzarası
eşliğinde yedik ve sıra geldi waffle’ı nerede yesek meselesine. O kadar çok ki
insan karar veremiyor. Trabzon’da
Nesh Waffle vazgeçilmezimiz olunca başka yer
de tat vermez oldu. Tabii biz zeki üçlü hemen çağrıya kulak verdik:
“Waffle
yanında içecek bedava!” durur muyuz, oturduk hemen. Waffle’ın güzelliğinden
ziyade ne içsek diye bakarken benim pek güzel arkadaşım, temiz kalpli dostum
“Ya ben sıkma portakal suyu söylicem.” demez mi?! Waffle 10 liraysa sıkma
portakal suyu 20 lira yalnız, dikkatinizi çekerim. Öğrenci milleti olarak
“esnaf bizi oyuna getiriyosa biz batırırız.” mantığı ile yediğimizin iki katı
değerinde olan
“bedava” içecekler listesine göz gezdirdik. Ben yine mütevazı
bir tercih olarak Türk kahvesinden yana kullandım bu hakkımı. Lakin üç yürek,
bir soru vardı akıllarda:
“Bu bedava içecek hepsi için geçerli miydi?” Evet,
oldukça gerilim yüklü bir an. Garsonu çağırıp şöyle bir taktik kullandım:
“Şimdi biz waffle yedik ve bütün seçeceğimiz içecekler ücretsiz ya, ne içmemizi
önerirsiniz?” Garson anlamamış gibi bakıp müessese sahibini çağırdı ve aynı
soruyu ona yönelttiğimizde çakal sorumuz ardından gönüllere su serpen cevap
gecikmedi:
“Elbette menüde olan her şey tercihiniz olabilir.” İşte Türk’ün
beleşçi gücü diye buna derim! Mekanı da böylelikle dolandırdığımıza göre günü
büyük bi coşkuyla kapattık.
Yerebatan
sarnıcına büyük bir huşu ile girdim. Bu huşunun nedeni ise saftirik milletin
suya para atması idi. Yahu öyle yapacağına ver bana. Ne beni uğraştırıyosun
Medusa’nın ters başının yanında “Lan kamera burayı çekiyo mu ona göre eğilip
paraları topluyorum.” diye. Balıklar benden daha yakındı. Hayvanlarla, en
azından balıklarla iletişime geçebilsem belki bi ihtimalim vardı. Ama bilin
bakalım Yerebatan Sarnıcı’na büyük bir huşuyla giriş yapan hangi Melike
paraları toplayıp “Vay be ne güzel mekan.” diyerek çıkamadı. Cevap aşikar.
Olsun, üzülmeyin. Önümüzdeki bankamatiklere bakacağız. Velhasıl gerçekten çok
hoş ve serin bir yerdi. Gezmeden dönmeyiniz.
Ah
Erdal Bakkaaal, canım
Erdal Bakkal. Bu güzel üç kız elbette birer
Leyla ile
Mecnun hayranı. O yüzden
Sarıyer/Kireçburnu turu yapılmasa İstanbul bize
küserdi. Ne hale gelmiş Erdal’ımın bakkalı. Hele Mecnun’umun evini ticari
merkez haline getirip sırf evin bahçesini görmek için kişi başı 10 lira
istemeleri. Ama helal olsun mahalleye giriş ücretli değil. Bu beni hayretler
içerisinde bıraktı(!) Bir gün İstanbul’a taşınma durumum olursa mutlaka
Sarıyer’de yaşamayı tercih ederim. Meşhur Sarıyer böreği ısmarlatırım gelen
misafirlerime. Yalnız şaka başka köşeye, lezzetine diyecek yok. Huzur dolu
ilçenin mideyi şenlendiren böreği. Diğer dünya lezzetleri bir yana Sarıyer
böreği bir yana benim için.

Ah, ne
mi olmuş Erdal Bakkal’a? Büyük bir neşeyle izlediğim, kelimelerini dahi
ezberlediğim dizinin uğrak noktası Erdal Bakkal’ı tanıyamadım. Görsellerde hem
Erdal Bakkal’ı hem de Mecnun’un TİCARİ evini göreceksiniz.
(ERDAL BAKKAL)
(ÇINAR AİLESİNİN EVİ)
Burada
geçirdiğimiz birbirinden dolu 3 günü anlatmaya ne benim kelimelerim yeter ne de
sizin o güzel gözleriniz okumaya dayanır. Bu sergüzeştimi yaşadığımız ironik
bir hikaye ile sonlandırmak istiyorum müsaadenizle.
Derin
bir nefes alııın
Arkanıza
yaslanıııın
Telefonlarınızı
sessiz konuma getiriiin
Veeee
Hikaye
başlıyor*
İş
geldi Galata Kulesi’ne çıkmaya. Hiçbir şey önemli değil de duyduğumuz bir
efsaneye göre oraya kiminle çıkarsan gelecekte onunla evleniyorsun. E biz 3
kızız. Şimdi birbirimizle evlenemeyeceğimize göre… Kaldık mı biz ömür boyu sap!
İnanın abartmıyorum ama bunu düşünürken yaklaşık olarak 20 dakika harcadık. Ya
yalnız ölürsek, ya evlenemezsek, aman Allah ya evde kalırsak?! “N’oluyo lan.”
dedik en son. “Kara kedi geçerken saçını tutmak gibi bi şey bu, hadi
çıkıyoruz.” kararını verip çıktık. Allah sonumuzu eşli etsin ne diyeyim. Neşeli
kalın ve benden başka kimsenin daha ilginç hikaye anlatmasına izin vermeyin.
Kıskanıyorum sonra.
*DEVLET
TİYAROSUNA GİDEN DOSTLARIM BİLİR, OYUN BAŞLAMADAN ÖNCE BİR BEYEFENDİ SESİ BUNA
YAKIN CÜMLELER SÖYLER VE BANA DA NİNNİ GİBİ GELİRKEN OYUNU İZLEMEYE KENDİMİ
DAHA ÇOK VERİRİM. BUNU DA BURADA KULLANMAYA HEVES ETTİM. TEŞEKKÜRLER SEVGİLİ
OKURLARIM.